Ehl-i Sünnet'in Temelleri

İslam Mezhepler Tarihi (Anadolu Ünv.: 2010) kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Sünnet ve Cemaat Ehli tabiri, bütün Müslümanları içine alabilecek genişlikte olan şemsiye bir kavramdır. Başlangıçta Müslümanlar tek bir topluluktan ibaretti. Çeşitli nedenlerden dolayı kopmalar oldu ve birtakım fırkalar meydana geldi. Eğer farklı fırkalar meydana gelmeseydi böyle bir belli bünyenin oluşmasına ihtiyaç duyulmayabilirdi. 

İlk dönemlerde Cemel ve Sıffin savaşları sonucunda İslam toplumundaki siyasi ayrılıklara karşı, özellikle Harici farklılaşmaya karşı olan genel dini yapı, Cemaat olarak tanımlandı. Aslında bu, aynı zamanda siyasi birliği sağlamaya yönelik, mevcut iktidarın yanında yer alanları, en azından karşısında olmayanları tanımlayan siyasal bir kavramdı. 

Prof. Dr. Muammer Esen'in Ehl-i Sünnet Kavramının Doğuşu ve Gelişim Süreci

(Ankara Okulu:2012) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

İtikadi Tartışmaların Dışında Kalmak İsteyen Büyük Kitle

Ehl-i Sünnet'in bir mezhep ve isim olarak ortaya çıkması birdenbire olmamış; zamanla ve tedricî bir surette ortaya çıkmıştır. İslam Cemaati, akidevî birliğini, ilk ciddi ayrılığı gerçekleştirmiş olan Haricîlerin siyasî ve aynı zamanda siyasî olduğu kadar itikadı unsurlar da içeren “Allah'ın hükmünden başka hüküm yoktur; hilâfet sadece Kureyş’in hakkı değildir" gibi aykırı ve başkaldırıcı görüşleriyle kaybetmiştir, diyebiliriz.  

İlk İslam Cemaati’nin bünyesinden kopup ayrılan ikinci hareket ise, şüphesiz ki Şia hareketi idi.  Muhammed Ebu Zehra, Şia hareketini ilk siyasî hareket olarak kabul etmektedir. 

Önemli olan, söz konusu her iki muhalif grubun da Müslümanların çoğunluğunu teşkil eden genel anlamdaki “Cemaat"ten ayrılmalarıdır. 

Ehl-i Sünnet düşüncesinde olanlara göre, ilk dönemden itibaren “İslam Cemaati”ni oluşturan büyük çoğunluk, belli ve özel bir isimle anılmasalar bile, yine de “Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat”i oluşturmaktaydılar. Ancak bu anlamdaki bir Ehl-i Sünnet’i bir mezhep olarak görmek mümkün olamaz. 

Bu bakış açısına göre, Şia ve Havâric gibi diğer muhalif gruplar, bu asıl olandan, yani “Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat”ten ayrılmış olanlardır. Asıl olanın, kendisini diğerlerinden ayırt edici nitelikte özel bir isim almasına ihtiyacı yoktur. Bilakis bir isimle nitelendirilmeye ihtiyacı olanlar, sözü edilen bu asıldan ayrılmış olanlardır.

Nitekim bu bağlamda kendisine “Ehl-i Sünnetin tanımını soran birisine İmam Malik; "Onların kendisiyle tanınıp-bilindikleri herhangi bir lakapları/unvanları yoktur; onlar ne Cehmî, ne Rafızi ve ne de Kaderi”dirler.” demektedir. Anlaşılan İmam Malik’in Ehl-i Sünnetten anladığı, Kur an ve Sünnet e önem verip icmâ'ı benimsediği halde henüz herhangi bir isimle de anılmayan, ancak her zaman ekseriyeti oluşturan büyük Müslüman toplumudur (Cemaat).

O takdirde bu durum bizi, Ehl-i Sünnet’in, bu anlamda gerçek bir mezhep olmadığı sonucuna götürür. İlk dönem büyük İslam toplumunu ifade etmek maksadıyla kullanılan bir “Ehl-i Sünneten, en azından "fırka” anlamında bir mezhep olmadığı ortadadır.

Cemel, Sıffin ve Kerbela olayları sonrasında belirginleşen siyasi tutumları meşrulaştırmak için dinî ve Kelami argümanlar geliştirildi. Bu tür temellendirmelere öncelikle Hariciler, Mürcie ve Şia başvurdu. [i]

Bu fikirlerin sahiplerine ‘Ehl-i Bid’at’ denildi. Bu tür dinî ve kelami temellendirmelere tepki olarak bidate karşı Hz. Peygamber ve ilk dört halife dönemindeki siyasi ve dinî tatbikata ‘sünnet’, bunları korumaya çalışanlara da ‘Ehl-i Sünnet’ tabiri kullanılmaya başlandı. Hicri birinci asrın sonlarında Ehl-i Sünnet, Ehl-i Bid’at olmayan kimseler için kullanıldığı söylenebilir. 

Bu yapı içerisinde kelamcı denebilecek belirleyici şahsiyetler yoktu. Amaçlı bir araya gelmiş ve bir grup oluşturmuş değillerdi. Ancak onlar daha net olarak isimlendirilecek olan “Umumi Dini Hareket”i temsil eden zihniyetin nüvelerini oluşturuyordu. 

Prof. Dr. Sönmez Kutlu'nun Tarihsel Din Söylemleri Üzerine Zihniyet Çözümlemeleri

(OTTO:2016) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. 


İslam Mezhepleri El Kitabı'ndan (Grafiker: 2016) kısaltılarak alınmıştır.
 

Ehl-i Sünnetin Tabanı: Hadis Taraftarları

II. asrın başlarında Mutezile’nin ortaya çıkması ve Şia’nın merkezi bir bünyeye kavuşmasıyla birlikte, bu genel dini akımda önemli gelişmeler meydana geldi. II. asrın ortalarında, daha çok Irak merkezli Ebû Hanife’nin öncülüğünde olgu merkezli ve sorunları çözmede akla önemli bir nüfuz alanı tanıyan Rey Taraftarları adıyla bir zümreleşme başladı. Bunun karşısında genelde Hicaz merkezli olan ve daha çok Hadis Taraftarları diye isimlendirilen bir muhalefet grubu çıktı. 

Hadis Taraftarları, İslam’ın Kitap, Sünnet, sahabe ve tabiûn’un sözlerinden hareketle anlaşılması gerektiğini; bunların dışındaki şahsi rey ve akli istidlallerin mecbur kalmadıkça kullanılamayacağını savunurlar. II. asrın ortalarında teşekkül etmiş olan bu ekol, Ehlü’lHadis, Ehlü ’s-Sünne veya Ashabü'l-Hadis adıyla da bilinmektedir.

Haricilik, Mürcie, Şia ve Mutezile gibi fikri ve siyasi zümreleşmelere bir tepki olarak ortaya çıkan Hadis Taraftarları, Müslümanları içinde bulundukları parçalanmışlıktan kurtarmak, toplum hayatını idealleştirilen Hz. Peygamber dönemine göre şekillendirmek, birlik ve bütünlük içerisinde yaşatmak iddiasındaydı. Bu sebeple onlar, Kitab'ın yanısıra, çözümün Hz. Peygamberin hadisleri ve sahabe ve tabiinin sözlerinde olduğuna inanarak, onları bir araya toplayıp, konularına göre tasnif eden, genelde görüşlerini hadislere dayandıran, onlara bağlanmayı teşvik eden, Kitap ve Hadis’ten bağımsız re’y kullanmaktan sakındıran ve onu kullananları eleştiren kimseler olarak tanınmıştır. 

Hadis Taraftarlarının ilk temsilciler arasında Medine’de Malik b. Enes (ö. 795); Mısır’da Leys b. Sa’d (ö. 791), Şafii (ö. 819); Şam’da Evzai (ö. 773); Kufe’de Süfyan es-Sevri (ö. 777), Horasan ve Maveraünnehir’de Abdullah b. Mübarek (ö.797) yer almaktadır.


Kelam El Kitabı'ndan (Grafiker: 2013) kısaltılarak alınmıştır.
 

Rey Taraftarlarının Bu Grup İçinde Sayılması

Kimileri Eş‘arî öncesi dönemde kullanılan Ehl-i sünnet ifadesinin yalnızca Ashâbü’l-hadîs’i kapsadığını söylerken, kimleri ise Ashâbü’l-hadîs ile birlikte Ehl-i rey taraftarlarının da bunun içinde yer aldığını söylemişlerdir.
 


İslam Mezhepleri El Kitabı'ndan (Grafiker: 2016) kısaltılarak alınmıştır.
 

Hicri birinci asrın son çeyreğinden itibaren Mürcie’nin en etkili merkezlerinden biri Küfe şehriydi. Mürcie’nin itikadi ve fıkhı görüşleri, Hammad b. Ebi Süleyman (ö. 737)’ın başını çektiği ve daha sonra Ebû Hanife (ö. 767) etrafında odaklanan bir grup tarafından burada sistemleştirildi. Ebû Hanife’nin öğrencileri, onun görüşlerini bir araya toplayan eserler kaleme aldılar. Ebû Hanife ve taraftarlarının itikadi konularda ve özellikle fıkhi konularda re’yin kullanımı üzerinde ısrar etmeleri ve pek çok meseleyi bu doğrultuda çözmeye çalışmaları sebebiyle kendilerine, muhalifleri tarafından Rey Taraftarları, Küfe Mürciesi veya Fukaha Mürciesi gibi isimler verildi.

Rey Taraftarlığı, Horasan’da Belh, Rey, Merv, Nisabur, Cüzcan, Cürcan, Serahs ve Herat’ta; Maveraünnehir’de ise, Tirmiz, Buhara, Nesef ve Semerkand’da yaşatılmaya devam etti. Bu ekol, kendi kültür çevresinde yetişmiş Ebû Mansûr el-Maturidi (ö. 944) ile birlikte, yeni bir boyut kazanarak Ehl-i Sünnet vel-Cemaat’in iki büyük kolundan birisi olan Maturidiliğin doğuşuna zemin hazırladı. 
 

Prof. Dr. Sönmez Kutlu'nun Tarihsel Din Söylemleri Üzerine Zihniyet Çözümlemeleri

(OTTO:2016) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Ehl-i Sünnet’in Temel Görüşleri

Ehl-i Sünnetin siyasi, kelami, felsefi-metafizik, tasavvufi ve fıkhi boyutlar kazanması zamanla olmuştur. Ehl-i Sünnetin tarihi gelişiminde, genel olarak tarihi-siyasi tecrübe ve iktidarlar önemli ölçüde belirleyici olmuştur. Hz. Peygamber’den sonra ilk meşru halifenin Hz. Ebu Bekir ve daha sonra sırayla Ömer, Osman ve Ali olduğu ve bunların tarihi sırasının fazilet sırası olduğu fikri ile Cemel ve Sıffin’e katılanların Allah’ın Ahirette vereceği hükme bırakılması ve sahabenin tekfir edilmemesi veya onlara kötü söz söylenmemesi fikri Ehl-i Sünnetin siyasi çerçevesini oluşturmaktaydı. 

Bunun akabinde, bazı istisnaları olsa da genelde, imam ve halifelere, mümin de olsa fasık da olsa itaatin esas olduğu fikri toplumun istikrarı açısından akide kitaplarının önemli bir mesajı hâline geldi. Bu konuda en şiddetli tartışmalar Şia ile yaşandı. Genel anlamda Ehl-i Sünnetin siyasi unsurları Haricilik ve Şiaya tepki olarak oluşturuldu. Hilafete hak sahibi olacak kimselerin beyatla veya seçimle iş başına getirilmesi savunulduysa da “İmamlar Kureyş’tendir.” rivayetini esas kabul ederek halifelerde Kureyşlilik şartı arandı. 

Ehl-i Sünnetin yapısını oluşturan kelami unsurlara gelince, imanın tasdik ve ikrarla gerçekleştiği, küfrün imanın zıddı olduğu, büyük günahın imandan çıkarmayacağı büyük günah işleyenin tekfir edilemeyeceği, hayır ve şerrin Allah’tan olduğu gibi görüşler benimsendi. Çok erken dönemlerden itibaren, her zaman buna sadık kalamadıysa da “Ehl-i kıble tekfir edilemez." şeklinde formüle edildi. İnsanın mutlak özgürlüğü anlamında bir kader fikri, genel olarak reddedildi. Bu unsurlar, temelde Hariciliğin tekfir yaklaşımına ve Mutezilenin “Büyük günah işleyen ne mümin ne de kâfirdir.” esasına karşı geliştirilmiş ve Ehl-i Sünnetin olmazsa olmazı olarak kabul edilmişti.

Hasan-ı Basri'nin Ehl-i Sünnetin Oluşumuna Etkisi (642-728)

Ehl-i Sünnet’in fikrî boyutunun oluşmasında en etkili olanların başında Hasan Basri bulunmaktadır. Hasan el-Basri, Ehl-i Sünnetin fikir ve itikadi esaslarının tezahüründe önemli bir mevkiye sahiptir. Her şeyden önce o, devrinin siyasi hadiseleri hakkında muayyen görüşler izhar etmiş ve bu arada Emevileri tenkit eden birçok ileri gelen şahısla dostane münasebet kurmuştur. Ancak o, fikren Emevilere karşı olmakla birlikte, bu idareye karşı ayaklanma teşebbüslerini tasvip etmemiş ve Müslümanlardan bu isyanlara katılmamalarını istemiştir. Mamafih Hasan el-Basri, zalim bir idareciye her şartta itaati savunmamış ve ‘Allah’a karşı bir günah söz konusu olunca mahlûka itaat düşmez.’ diyerek, Allah’a karşı gelmeyi gerektirecek bir talepte bulunduğu takdirde idareciye itaat mecburiyetinin kalktığını ifade etmiştir.”

Prof. Dr. Muhammed Abid Cabiri'nin Arap Siyasi Aklı (Kitabevi:2001) adlı

kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Hayatı

Hasan Basri, Araplar Meysân’ı fethettiklerinde köle edinilen bir Hıristiyanın oğludur. Ünlü sahabî Zeyd bin Sabit, babasını köle edindi, sonra azat etti. Hz. Peygamberin (s.a.v.) hanımı “Ümmü Seleme’nin azatlı kölesi olan Ümmü Hayra’dan Hasan adını verdiği bir oğlu oldu. Böylece Hasan Basrî vela yoluyla, anası tarafından Hz. Peygamber katındaki konumu Aişe’den sonra gelen Ümmü Seleme’ye, babası tarafından Hz. Peygamberin katibi ve kaynakların İbranice ve Süryanice bildiğini belirttiği tercümanı olan büyük sahabi Zeyd bin Sabit’e mensuptur.

Hasan Basri, öncelikle Medine’de yetişmesi, sahabe ve devlet adamlarıyla birlikte oluşu, ikinci olarak Basra’da yerleşmesi, oradaki ders halklarına özellikle İbn Abbas’ın halkasına katılması, dolayısıyla pek çok hafız ve kurrâyı tanıması yüzünden bu konuma lâyıktı. 

Muaviye zamanında fetihler başlayınca, Hasan Basri doğu ülkelerinin (Kâbil, Sicistan...) fethine katıldı, bu ülkelerde on yıla yakın kaldıktan sonra Basra’ya döndü, ilmî etkinliğe yeniden başladı. Deneyim kazanmış, bilgisi artmış, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) çevresine mensup olmanın yanı sıra, ilim ve cihad şerefine de sahip büyük şahsiyetlerden biri oldu. İşte bu özellikleri, Emevîlerin kendisini takdir etmesini, ona eziyetten çekinmelerini hatta rızasını ve desteğini kazanmak isteme çabalarını da açıklar. 

Hasan Basrî’nin Ortayol Girişimleri

Hasan Basrî, sıradan bir kişi değildir. Çevresinde seçkinlerin ve halkın toplandığı kişilerden biriydi. İlim, temizlik, açıklık ve doğruluk niteliklerini toplayan sembol biriydi. Devlet memuru olmayı kabul etmedi, fikrî ve siyasî bağımsızlığını korumayı yeğledi. Devlete, haksızlığına ve zulmüne karşı muhalif bir tutum takındı, ama aşırı ve mutaassıpça değil. İşte bu özelliği, tekfir ideolojisi ile imamet mitolojisi yandaşları dışındaki bütün muhalefet güçlerinin güvenini kazandı. Başka bir deyişle, Hasan Basrî, iki tutumun (menzile beyne’l-menzileteyn’i), yani bir yanda cebir ve olan duruma teslimiyet ideolojisini geliştiren zalim Emevi devletinin tutumunun, öte yanda ise tekfir ideolojisini benimsemiş Havaric’in tutumunun, imamet mitolojisinde yok olmuş Râfiza tutumunun ortasını bulmaya çalışan çoğunluk içinde genellikle tarihin yapıcısı olan orta güçleri arayan tutumu belirlemek isteyen siyasî muhalefeti temsil ediyordu. 

“Hasan’ın dili”, ne Emevîleri hoşnut edecek ne de onlara hizmet edecek şeyleri söyledi. Bilakis onları eleştirmede açıktı.

Prof. Dr. Muammer Esen'in Ehl-i Sünnet Kavramının Doğuşu ve Gelişim Süreci

(Ankara Okulu:2012) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Hasan Basri, hem Emevîleri eleştiren, hatta onlara karşı fiilen bir savaşıma girmiş olan İbnu’l-Eş’as gibi âlimlerle dostane ilişkiler içinde olmuş; hem de bu gibi âlimlerin önderliğinde Emevîlere karşı başlatılan siyasî isyanlara katılmak şöyle dursun, hiçbir zaman silahlı ayaklanmaları tasvip bile etmemiş; hatta insanları, bu ayaklanmalara katılmama yönünde sürekli uyarmıştır. 

Haccac’ın yaptıklarından muzdarip olup, durumun değerlendirilmesini Hasan Basrî’den isteyen bir grup onun huzuruna gelerek; “İnsanların haram olan kanlarını akıtan, haram olan mallarını gasp eden; namazı terk edip, şu şu fiilleri yapan bu azgın kişiyle (Haccac kastedilmektedir) savaşmak hususunda ne dersin?" diye sorup görüş almak istediklerinde. Hasarı Basri'nin onlara cevabı şu olur: 

“Onunla savaşmamanızı öneriyorum Eğer o bahsettiğiniz şeyler, Allah tarafından gelen bir cezalandırma ise, siz, Allah'ın cezasını kılıçlarınızla geri döndürmezsiniz: eğer o bir bela (imtihan) ise, Allah hükmünü verinceye kadar sabredin! Allah hükmedenlerin en hayırlısıdır.”

Hasan Basri, zaman zaman Haccac’a (714) uyarılarda bulunmasına rağmen, yine de onunla münasebetlerde bulunmuş: hatta o, Haccac tarafından başlatılan Kur'an’ın noktalanması çalışmalarına bile iştirak etmiştir. Hasan Basri ile onun gibi mutedil zümreyi teşkil edenler, Emevî idarecileri Kur'an’a ve özellikle ihmal ettikleri Peygamber Sünnetine daha çok sarılmaya çağırmaktaydılar. [

Nitekim bu mutedil zümrenin, zalim ve facir de olsa imama (halife) itaat edilmesi gerekir, şeklindeki tutuma da uygun düşmektedir. Bir taraftan o, Haccac’m zulmünü kınayıp, hareket noktasından olmasa da düşünce ve vicdan açısından Haccac’a muhalif olanların hislerine ortak olmaya çalışırken; diğer taraftan da -ortamı iyi tespit edebildiğinden olsa gerek- muhaliflerin hareket tarzlarım benimsemez; hem onları ve hem de harekete destek olmak niyetinde olan Müslümanları, isyana yeltenmemek yönünde devamlı uyarır. 

Şüphesiz Hasan Basri’yi böyle davranmaya sevk eden âmiller vardır. Bu âmillerin en başta geleni siyasi ortamın bizzat kendisidir. Ayrıca o, devrimlerle, harplerle dopdolu bir fetret dönemini yaşamıştır.  Böyle bir dönemde sağlıklı düşünebilmek, sağduyulu davranabilmek başlı başına bir Hasan sayılabilir. Ne var ki, Hasan Basri’nin bu realist tutumunu, Şia, pek de hoş karşılamamaktadır. 

Prof. Dr. Toshihiko İzutsu'nun İslam Düşüncesinde İman Kavramı (Pınar:2017) adlı

kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Hasan-ı Basri'nin Mürcie’ye Karşı Tutumunun Temeli

Hasan-ı Basrî, teolojik düşünce sahasında Mürcîlerin temel iyimserliklerine karşı idi. Mürcie zihniyetinin altında, bir emniyet hissi vardı; sadece Allah'a inanmakla kişinin ilahi gazaptan uzak olacağı yolunda bir his.

Hasan-ı Basrî böyle bir görüşe karşı idi. Ona göre insan ilahi gazap ve cezadan ne kadar korksa yeridir. Kişi hiçbir zaman akıbetinden emin olamaz. Ne kadar gayret ederse etsin ne kadar muttaki olursa olsun, samimi olduğu takdirde, ölümden sonra cennete gideceğinden asla katiyetle emin olamaz. 

İşte onun düşüncesinde, Mürcie düşünüşünün tersine, amellere atfedilen büyük önem buradan gelir. Mürcie düşüncesi, ‘iman'ın kavramsal yapısında amele fazla yer vermemek eğilimindeydi. 
 

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ün İmamı Azam Ebu Hanife (Yeni Boyut:2009) adlı

kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Ebu Hanife’nin Emeviler Dönemi (699-750)

Hayatı

699 yılında, Irak topraklarının en ünlü kentlerinden biri olan Kufe’de doğdu; 767 yılında Bağdat’ta öldü. Daha doğrusu, Abbasi halifesi Mansur (ölm. 775) tarafından, bir rivayete göre, atıldığı hapishanede zehirletilerek şehit edildi. 

Müslüman bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Mevali'den olduğu yani Arap olmadığı tartışmasızdır.  

Müslüman ve hür bir babanın oğlu olarak doğdu. Ne var ki, dedesinin başlangıçta köle olması Ebu Hanife’nin Araplar katında köle çocuğu muamelesi görmesine, sürekli horlanmasına sebep olmuştur. 

İmamı Azam, hayatının 52 yılını Emeviler, 18 yılını da Abbasiler devrinde geçirdi. Dünyaya gözlerini açtığı zaman Emevi hükümetinin en şiddetli ve en zalim idaresini gördü. Emevi zorbalarından Haccac idaresinde yaşadı. Haccac öldüğü zaman Ebu Hanife onbeş yaşlarındaydı. Emevilerin sert ve şiddetli idaresini gördü. Bunlar, bir Mevali çocuğu olan bu genç üzerinde derin tesirler bıraktı. 

Babası ve dedesi tacirdi. Onların yünlü ve ipekli kumaş ticareti yaptıkları anlaşılıyor. Bu ticaret çok karlı bir işti. Ebu Hanife, atalarından kalan bu işi sürdürdü. Ticareti ölümüne kadar sürdürmüştür.

Hocaları

Ebu Hanife’nin en etkili ve en uzun süreli hocası, hiç tartışmasız, Hammad bin Ebu Süleyman’dır. Onun dersine 18 yıl devam etti. 22 yaşından 40 yaşına kadar. Irak fıkıh ekolünün kurucularından biri olan Hammad, fıkhı felsefi temellere dayandıran, fıkıhta sistematik özgür düşünce yolunu açan ilk kişidir. Benzeri büyük ilim ve fikir öncüleri gibi o da Mevalidendir. Aslen Isfahanlıdır. İmamı Azam’a yapılan hakaretlerde kullanılan hemen bütün gerekçeler Hammad için de kullanılmıştır.

Hammad, vefat ettiğinde Ebu Hanife tam kırk yaşındaydı. Vefat üzerine hocasının ders halkasının başına oturdu ve ömrünün sonuna kadar yani tam otuz yıl bu halitada fıkıh okuttu. 

Ebu Hanife, Hammad’a devam ettiği süre içinde daha birçok hocadan dersler aldı. Sık sık Kabe’yi ziyarete gider, orada epey bir süre kalır ve Mekke’de oturan ilim adamlarından yararlanırdı. Bu arada Medine’yi de ziyaret eder, oradaki ilim adamlarıyla da tartışma ve sohbetlerde bulunurdu. İmam Cafer Sadık ve İmam Muhammed el-Bakır’dan yararlanması da bu seyahatler münasebetiyle Medine’de geçirdiği zamanlarda olmuştur. 

Emevi Karşıtı Zeyd bin Ali İsyanını Desteklemesi

Emeviler’in zalim yönetimlerine isyan elden İmam Zeyd bin Ali Zeynalabidin (Hz. Hüseyin’in torunu) Emevi halifesi Hişam bin Abdülmelik yönetimine başkaldırdığında İmamı Azam onu hem fetvalarıyla hem de parasıyla destekledi. 

İmam Zeyd bin Ali’nin Emevilere karşı verdiği savaşı, Hz. Peygamber’in Bedir’de Mekkeli müşriklere karşı verdiği savaşa benzeten İmamı Azam, şöyle diyor: 

“O savaşta fiilen yer alamadım çünkü halkın bana teslim edilmiş emanetleri vardı; onları İbn Ebi Leyla’ya teslim etmek istedim, kabul etmedi. Savaşta ölürüm de bu emanetler zayi olur diye korktum. Bununla birlikte, eğer Küfe halkının İmam Zeyd’e, tıpkı Hüseyin’e yaptıkları gibi, ihanet etmeyeceğinden emin olsaydım her şeye rağmen yine katılacaktım. Çünkü onun hakkın önderliğini yaptığını biliyordum. Ama ona malımla destek vermekten geri kalmadım.”  


Kelam El Kitabı'ndan (Grafiker: 2013) kısaltılarak alınmıştır.
 

Ebû Hanife, fıkıh ilmindeki öncülüğünün yanı sıra kelam ilmiyle de uğraşmış, bu ilmin temel konularını düzenleyerek ve dönemindeki inkârcı ve bidatçılarla münakaşalar yapmış, Ehl-i Sünnet kelamının kurulmasına zemin hazırlamıştır.  

Ebû Hanife Havaric, Cehmiyye, Mutezile, Müşebbihe, Kaderiyye, Cebriyye, Mürcie ve Şia’nın birer itikadi mezhep olarak teşekkül etmeye başladığı bir dönemde yaşamıştır. Bize ulaşan risalelerinin içeriğinden de anlaşılacağı üzere özellikle Basra‘da ilahi sıfatlar, kader, büyük günah işleyenin durumu, imanın hakikati ve tekfir gibi ilk dönemin akaidi ilgilendiren belli başlı meseleler üzerinde değişik görüşlere mensup alimlerle yaptığı tartışmalarda İslam ümmetinin çoğunluğu tarafından benimsenen itikadi ilkeleri ortaya koymuş ve bunları güçlü delillerle müdafaa etmiştir.

Prof. Dr. Muammer Esen'in Ehl-i Sünnet Kavramının Doğuşu ve Gelişim Süreci

(Ankara Okulu:2012) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Onun, Fikhu'l-Ekber adlı kitabı, inanç meseleleriyle ilgili konulan ilk defa ve en derli-toplu bir şekilde veren ilk eserdir. Söz konusu bu eserde Ebû Hanife, Sünnî kelamın oluşumuna esas teşkil edecek olan pek çok inanç meselesini; daha sonraki dönemlerde kesin hatlarıyla belirginleşen Ehl-i Sünnet'in temel inanç konularına kaynaklık edecek bir tarzda ve o doğrultuda işlemiştir. 

Mürcie-Ehl-i Sünnet İlişkisi ve Ebu Hanife

Mürcie, bir mezhep olarak, “büyük günah” meselesi etrafında konuşma ve tartışmaların olduğu ilk dönemlerde ortaya çıkmıştır. Büyük günah işleyenin durumu nedir, sorusuna Haricîler ve Mu’tezile farklı cevaplar vermiştir: Haricîler, büyük günah işleyenin kâfir olduğunu ileri sürerken; buna karşılık Mu’tezile ise, büyük günah işleyenin durumu ile ilgili olarak ne mümin ne de kâfirdir; ikisi arasmda bir yerdedir [el-menzile beyne’l-menzileteyri), demişlerdir. Bu arada. Hasan Basrî ve bir takım tabiîn ileri geleni ise, bu kimsenin, münafık olduğunu ileri sürmüştür. 

Tartışmaların sürdüğü bu ortamda, kendilerine “Mürcii” denilen bir kısmı insanlar ise, “küfürle birlikte itaatin bir faydası olmadığı gibi, imanla birlikte günahın da bir zararı olmaz” demeye başladılar. 

Bu arada yine kendilerine Mürciî sıfatı lâyık görülen bir başka grup ise (Ebu Hanife ve ashabı), büyük günah işleyen bir kimsenin durumunu, ahirette olmak üzere, tamamen Allah’a ircâ eltiler: Dilerse Allah, büyük günah işleyen kişiye, adaleti gereği bir müddet azap eder; dilerse azap etmeksizin onu affeder. İşte söz konusu bu ikinci Mürciî grup, temelde, Haricîler ve Mu’tezile gibi düşünmeyen ve onların dışındaki çoğunluğu oluşturan Müslümanların görüşlerine oldukça yakın düşüyorlardı. Belki de bunlar, o çoğunluğun hislerine tercüman olmak suretiyle, Ehl-i Sünnet düşüncesinin de kaynağını oluşturmaktaydılar. 

Son dönem âlimlerinden Muhammed Ebu Zehra, aralarında Said b. Cübeyir, Ebu Hanife'nin hocası Hammad b. Süleyman, Mukatil b. Süleyman (ilk müfessirlerden) ve Hz. Ali’nin torunu Hasan b. Muhammed (el-Hanefiyye)'in de bulunduğu birçok tabiin ileri geleninin, büyük günah işleyenleri tekfir etmediklerinden dolayı, Mürcie’den sayıldıklarını; oysaki bunların, aralarından bir kısmının hadiste, diğer bir kısmının da din (şeriat) de imam olduklarını kitabında zikretmektedir. 

Öyle görülüyor ki, söz konusu dönemde henüz tüm hatlarıyla bir mezhep olma hüviyetine kavuşmamış “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” denilen kavram, Haricîler ve Şiîler dışındaki birçok mezhebi ve bu arada özellikle de "Mürcie” diye tabir olunan mezhebi içine alan çok daha geniş bir çoğunluğu İfade etmektedir. 

Mürcie, daha başlangıçta, Ehl-i Sünnetin daha sonraları benimsediği tavrı benimsemiş; “cemaat” anlayışına uygun olarak, her kesimle iyi ilişkiler içinde olmaya çalışmışlardır. Nitekim Ehl-i Sünnet gibi, bazılarınca onların öncüsü kabul edilen Mürcie de farklı iman anlayışları veya görüşlerinden dolayı hiçbir Müslüman fırkayı tekfire kalkışmamıştır. Dolayısıyla Mürcie, ne raşit halifeleri ne Hz. Ali’yi ne Muaviye’yi ve hatta ne de Haricî ve Şiî düşüncede olanları tekfir etmiştir.  

Hiçbir fırkayı tekfir etmeme, “cemaat”i temin noktasında her kesimle iyi ilişkiler içinde bulunma, siyasi otoriteye başkaldırmama gibi hususlarda Mürcie-Ehl-i Sünnet beraberliği ortadadır. 

Ebu Hanife, hiçbir zaman kendisini bir Mürciî olarak görmediği halde, döneminin Mu'tezilî, Haricî ileri gelenlerinin bir kısmı ona bu ismi lâyık görmekteydiler.

Yazdığı Risale'slnde Ebu Hanife, “Benim görüşüm şudur." diyerek şöyle devam etmektedir: 

“Kıble Ehli, mümindir. Onları terk ettikleri herhangi bir farizadan dolayı imandan çıkmış saymam (...) İmam bulunduğu halde, farizaların bazısını terk eden kimse, günahkâr mümindir. Onun azap görmesi yahut affedilmesi, Allah’ın dilemesine bağlıdır. Ben, Hz. Peygamber’in ashabı arasında önceden geçen ihtilâflar için, 'Allah en iyisini bilir' diyorum."

Ebu Hanife’nin, imanla ilgili olarak dile getirdiği işte bu benzeri düşünceleri, onun bir Mürcii olduğuna delil sayılmıştır.

Hakkındaki bu değerlendirmeleri bilen Ebu Hanife ise şöyle demektedir: 

“Bid’at Ehli, hak ve doğruyu söyleyen kimseleri bu isimle (Mürcie) isimlendirirse, hakkı söyleyenlerin bunda ne günahı vardır? Oysaki bu şekilde isimlendirilenler, Adl ve Sünnet Ehli kimselerdir.”