top of page

Emeviler Dönemi Fıkıh Çalışmaları

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'nin Emeviler maddesinden kısaltılarak alınmıştır.

Dört halife devri fıkıh ilminin gelişimi açısından hazırlayıcı, Emeviler devri ise ayrı bir ilim dalı halinde kurulmaya başladığı dönem olarak kabul edilir.
 

Prof. Dr. Tâhâ Câbir ei-Alvânî'nin İslâm Fıkhını Araştırma ve Kavrama Yöntemi (Koba: 1992)

adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Döneminin Farklılıkları

Bu dönemde bazı noktalarda bir önceki dönemden ayrılmaktadır: 

  • Bu dönemde —bir önceki dönemin aksine— sünnet her tarafa yayılmış ve hadis rivayetleri çoğalmıştı. Çeşitli sebeplerden dolayı hadis uydurma faaliyetleri bu dönemde ortaya çıkmıştı. 

  • Sünnetle amel etmek konusunda farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Bu dönemde siyasî ayrılıklar başlamış, Şîa ve Havaric gibi çeşitli siyasî ve itikadî mezhepler ortaya çıkmıştır. Bunun bir sonucu olmak üzere de sünnet karşısındaki tavırları farklı olmuştur. Mesela Şiîler, kendilerince muteber olan imamlar dışında başka ravîlerden gelen hadislerle amel etmeyi reddetmişler; Haricîler ise, haber-i vahidle ve Kur’an tarafından desteklenmeyen herhangi bir haberle amel edilemeyeceğini genel bir kural olarak benimsemişlerdir.

  • Sahabî fakihler (Hz. Ömer’in ölümüyle) çeşitli İslam şehirlerine gitmişler ve her biri bir yere dağılmıştı. Bundan böyle onların çeşitli meseleleri müzakere etmek için bir araya gelmeleri mümkün değildi. Ümmet çeşitli fırkalara bölündüğü ve her fırka diğer fırkaya mensup alimleri güvenilir kabul etmediği için artık icmaın vuku bulma imkanı kalmamıştır. Bundan böyle fırkalar, kendilerinden olmayan alimlerin sözlerine —ister kendilerine muvafık olsun ister muhalif— değer vermemişlerdir.

  • Bu devrede insanlar, manaların derinliklerine dalmak ve nassların ötesinde araştırmalara girmek gibi konulara rağbet etmeye başlamışlardır.


Prof. Dr. Ali Bakkal'ın İslam'da Fıkhi Mezhepler (Rağbet: 2012) kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Fıkıhta Mevalinin Ağırlığı

Emeviler döneminde Araplar genellikle fetih ve yönetim işleriyle uğraşırken, Arap olmayanlar (mevali) ilimle meşgul oluyordu. Öyle ki Sahabe fakihlerinin hemen tamamının Arap olmasına karşılık, tabiin fakihleri birkaç kişinin dışında Arap olmayanlardan oluşuyordu.
 

 

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci'nin İslam Hukuk Tarihi (Arı Sanat: 2006) 
kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Emevi halifesi Hişam bin Abdilmelik’in, Ata bin Yesar’a, şehirlerin en meşhur fakihlerini sorduğu; Ata’nın da 

“Medine-i münevverenin fakihi Nafi’dir; İbn Ömer’in mevalisinden, yani azadlılanndandır. Mekke-i mükerremenin fakihi, Ata’ bin Ebi Rebahdır, mevalidendir. Yemen’in fakihi, Tavusdur, mevalidendir. Şam’ın fakihi Mekhûldür, mevalidendir. Cezire’nin fakihi Meymûn bin Mihrandır, me-validendir. Basra’nın fakihi İbn Şirindir, mevalidendir” dedikten sonra Hişam’ın yüzünün sararmaya başladığını görünce, “Kûfe’nin fakihi İbrahim Nehaidir, Araptır” demiş; Hişam, “Eğer Arap demeseydin, canım çıkacaktı” (yani hepsi mevaliden olsaydı, üzüntüden ölürdüm. Birisi Arap olduğu için gönlüm teselli buldu)

dediği meşhurdur.

Hadis Ehli- Rey Ehli Ayrımının Oluşması

Medine, İslam hukukunun mühim bir merkezi olmakla beraber, Sahabe, diğer İslam beldelerine de dağılarak ilim neşretmeye ve hadis-i şerif rivayet etmeye başlamışlardı. Bu beldelerin başında da Küfe ve Basra (Irak) gelmektedir.

Hazret-i Ali, İbn Mes’ud, Sa’d ibn Ebi Vakkas, Ammar bin Yasir, Ebû Mûsa el-Eş’ari, Mugire bin Şu’be, Enes bin Malik, Huzeyfe bin Yeman, Abdullah bin Abbas, İmran bin Husayn gibi sahabenin ileri gelenleri Irak’ta tavattun etmişti. Dolayısıyla İlmi şeref bakımından Irak’ın, Hicaz’dan geri kalan bir vaziyeti yoktur. Ancak Medine-i münevverede daha çok sahabi yaşadığı için, burada Irak’takilerden daha çok hadis-i şerif rivayet edilmesi tabiidir. Medineliler, Harici ve Şiilerin zuhur ettiği yer olduğu için, Irak menşeli hadislere ihtiyatla yaklaşmaktaydılar. Nitekim bu fırka mensupları, itikadlarını terviç etmek için hadis uydurmaktan çekinmemişlerdir.  

Bütün bunlar, Hicaz ulemasının Irak menşeli hadis-i şeriflere karşı ihtiyatla yaklaşmasını, buna mukabil Hicaz menşeli hadislere ve Medine halkının örflerine daha serbest bakmasını intaç etmiştir. Aslında Irak uleması da aynı amilleri müşahede ettikleri için, hadis-i şeriflerin sıhhati hususunda Hicazlılardan da hassas davranmaktaydı. 

Sahabenin Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali, İbn Mes’ud’un da aralarında bulunduğu bir kısmı sadece hadis-i şerif rivayetiyle iktifa etmemiş; gerektiğinde re’ye müracaat ederek fetva vermişlerdi. Sahabenin Abdullah İbn Ömer, Abdullah İbn Abbas, Zeyd bin Sabit’in de dahil bulunduğu diğer bir kısmı ise, mümkün mertebe re’ye az müracaat etmişler, böylece İslam hukuk tarihinde başlıca iki hukuki temayül doğmuştu.

Tabiin hukukçuları, hocaları olan Sahabi’nin bu istikametteki telakkisini devam ettirmişlerdir. Bu sebeple İmam Malik, kıyastan mümkün mertebe ictinab eden Abdullah İbn Ömer’in; İmam Ebû Hanife de yeri geldikçe kıyasa müracaat eden Abdullah İbn Mes’ud’un yolundan gitmişlerdir.

Hadis ekolü mensuplarının yaşadığı Medine’de, Hazret-i Peygamber devrinden çok farklı sosyal ve ekonomik değişiklikler yaşanmadığı için, yeni hukuki meselelerle de karşılaşılmamıştır. Ancak re’y ekolünün merkezi sayılan Irak, bilhassa Kûfe’de, ticaret ve ziraatin inkişafı, yeni hukuki problemler doğurmuş; bunlara daha önce çözülmüş meselelere benzer hal tarzları getirme mecburiyeti hasıl olmuştur. 

Bu arada zikredilmesi gerekir ki, Irak, siyasi ihtilafların merkezi olduğundan, burada rivayet edilen hadislerin ve ravilerinin çok sıkı bir tenkide (değerlendirmeye) tabi tutulması gerekmiş; bu da Irak re’y ekolü hukukçularını sünneti kabul etmek için ağır şartlar ileri sürmeye ve kıyasa daha çok müracaata sevk etmiştir.
 


Prof. Dr. Ali Bakkal'ın İslam'da Fıkhi Mezhepler (Rağbet: 2012) kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Hicaz Ekolü

Hz. Peygamber’in vefatından sonra Medine’nin kültür ve yaşam tarzında bazı değişiklikler olsa bile, bunlar köklü değişiklikler değildi. Önemli sayılabilecek bazı değişikliklerin cevabı da Hz. Ömer zamanında verilmişti. Hicaz bölgesinde meydana gelen olayların cevaplan rahatlıkla Kur’an, Sünnet ve dört halifenin icraatlarında bulunabiliyordu. Hayatın basitliği farazi olaylar hakkında bilgi üretmeyi gerektirmiyordu. 

Hicaz bölgesinde hadis yaygındı ve ona sağlıklı biçimde ulaşmak kolay ve mümkündü. Huneyn gazvesine Hz. Peygamberle birlikte 12.000 sahabi katılmıştı. Bunlardan 2.000 kadarı Hicaz bölgesinin dışına çıkmış, geri kalanların önemli bir kısmı ömürlerini Medine’de tamamlamışlardı. İhtiyaç anında herhangi bir olayla ilgili bir rivayetin bulunup bulunmadığı kolayca öğrenilebiliyordu. 

Hicazlılar, Medine halkının örfüne Hz. Peygamber’in yaşayan sünneti nazarıyla bakıyorlardı. Hz. Peygamber (sav) içlerinde yaşamış ve yaşanan hayatı görmüştü. Bu yaşam tarzı onun Nebevi nezaretinden geçmişti. Kötü ve çirkin olan şeyler yasaklanmış, geride Hz. Peygamber’in onayladığı iyi ve güzel olan davranış tarzları kalmıştı. 

Irak Ekolü

Irak, eski medeniyet ve kültürlerin beşiği idi. Burada diğer yerlerde bulunmayan bilgi birikimi vardı. Irak’ta iki şehir ilimde birbiriyle yanşıyordu: Kûfe ve Basra. Ancak Kûfe bu yarışta daha ileri bir seviyeyi temsil ediyordu. Bunun Kûfe'nin Basra'ya nispetle daha merkezi bir yerde bulunması, burasının eski medeniyetlere beşiklik yapmış olması, pek çok dilin konuşulduğu bir yer olması, Fars kültürüyle doğrudan, Yunan kültürüyle de Nasturiler vasıtasıyla dolaylı biçimde etkileşim altında bulunması gibi sebepleri vardı. 

Kûfe, Hz. Ömer'in emri ile 638'de Sa'd b. Ebi Vakkas tarafından kurulmuş bir şehirdi. Kuruluş döneminde bu şehre yerleştirilenlerin tamamı Araptı. Araplar şehre kabile yakınlıkları esas alınarak iskan edilmişti. Şehre yerleştirilen kabilelerin büyük bir kısmı bedevi kökenli idiler. Üstelik bu kabilelerden kimisi arasında İslam öncesi dönemde mücadeleler olmuş, savaşlar meydana gelmiş, kan davaları yaşanmıştı. 

Hz. Ömer’in vefatıyla birlikte Kûfe askeri özelliğini kaybederek sivil bir kent halini almaya başlamıştır. Bu dönemde şehre, başta Mezopotamya nın yerlileri olan Hristiyan Aramiler ile Yahudiler olmak üzere çok farklı etnik gruplar yerleşti. Yeni sakinlerin birçoğunun kendilerine ait müstakil mahalleleri ve ibadethaneleri bulunuyordu. 

Bunların dışına Arapların ellerinde Müslüman olup da şehre yerleşen gayr-ı Arap unsurlar da vardı. Bunların ortak adı “azadlılar” anlamına gelen “Mevali” idi. Emeviler döneminde mevali birinci sınıfı oluşturan Araplarla bir tutulmuyor, bazı noktalarda kendilerine ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılıyordu.

Müslümanların eline düşen harb esirleri genellikle kültürlü ve bilgili kimselerdi. Ziraat ve zenaat işlerini yürütmede olan mevaliden önemli bir kesim kendilerini bu arada ilme vermişler ve Arapların yanı sıra bu alanda önemli gelişmeler katetmişler, hatta öyle bir zaman gelmiş ki, neredeyse bütün şehirlerde İlmi riyaset mevalinin eline geçmişti ve bu, Arap milliyetçilerini oldukça kızdıran ve tedirgin eden bir durumdu. Ayrıca sayıları gittikçe artan mevali nüfusu Ebu Hanife dönemine gelindiğinde Arap nüfusuna yaklaşmış bulunuyordu. 

Hz. Ali, Muaviye ile hesaplaşmak üzere Medine’den çıktığında Küfe halkı kendisine bey’at etmişti. Bu topraklarda Ehl-i Beyt taraftarlığı bu şekilde başlamıştı. Hz. Ali’nin, yönetim merkezini Medine’den Kufe’ye taşımasıyla bu taraftarlık iyice pekiştirilmişti. Kufe’nin yönetim merkezi olması ayrıca buraya binlerce sahabinin gelmesine sebep olmuştur. Rivayetlere göre Kufe’de yerleşen toplam sahabi sayısının 1500 civana olduğu ifade edilmektedir. 

Hz. Ali hilafet merkezini Medine’den Küfe ye taşıdıktan sonra Küfe, kısa zamanda Medine’ye alternatif yeni bir ilim merkezi haline geldi. Emeviler hilafet merkezini Şam’a taşıdıkları halde, ırkçılık yaptıkları, fetih ve idare işleriyle uğraşıp alimlere soğuk davrandıkları, hatta zaman zaman fakihlere baskı yaptıkları için Şam bir türlü Küfe seviyesinde etkin bir ilim merkezi hüviyetini kazanamadı; Küfe Emeviler devrinde de İslam dünyasının en büyük ilim merkezi olarak kalmaya devam etti.

Sa’d b. Ebi Vakkas tarafından inşa edilen Kûfe Camii okul vazifesini görüyordu. İbn Mes’ud’un başlattığı ders geleneği burada asırlarca devam etmiştir. İlmi hareketlilik sadece merkezi cami ile sınırlı olmayıp sayısı elli civarında olan bütün mescitlerde bu ilmi faaliyetler devam ettirilirdi. Pazarlar, ticarethaneler ve evler dahi İlmi faaliyetlerin sürdürüldüğü yerlerdi. Kûfe Camii’nin bitişiğinde bulunan pazar aynı zamanda İlmi tartışmaların yoğun bir şekilde yapıldığı bir yerdi. Şairler en güzide şiirlerini halka burada sunarlar, müzisyenler en güzel şarkılarını burada okurlardı. Adeta dinler arası diyalogun, çatışma ve mücadelelerin yaşandığı bir mekandı. 

İbrahim en-Nehai'den itibaren “Irak fıkhı” Medine merkezli Hicaz fıkhına alternatif bir ekol olarak görülmeye başlandı. Tabiin döneminden itibaren bu farklılığın sadece üstat, muhit ve rivayet farklılığından ibaret olmadığı, metot farklılığının da önemli bir faktör olduğu görüldü; Emevilerin sonu ile Abbasi döneminin başlarında Irak ekolünden "ehl-i rey", Hicaz ekolünden ehl-i hadis diye söz edilmeye başlandı.
 


Prof. Dr. Ali Bakkal'ın İslam'da Fıkhi Mezhepler (Rağbet: 2012) kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Kûfe İlim Geleneğinin Şekillenmesi

Kufe’de sahabeden itibaren Ebu Hanife’nin çıkışına kadar sağlıklı bir fıkıh geleneği oluşmuş, alimler tabaka halinde birbirini takip etmiştir. 

Birinci Tabaka

Bütün şehirlerdeki ilmi faaliyet, sonuçta dört isme çıkmaktadır: 

  • Abdullah b. Mes'ud,

  • Zeyd b. Sabit,

  • Abdullah b. Ömer

  • Abdullah b. Abbas.

 

Bunlardan İbn Mes'ud, Irak bölgesinin tartışılmaz ilmi otoritesiydi. Zeyd b. Sabit’in ilmi, mevlası olan Hasan el-Basri ve uzun süre kendisine talebelik yapmış olan Muhammed b. Şirin aracılığı ile Irak’a taşınmıştı. Abdullah b. Ömer'in ilmi ise, kendisine talebelik yapan, sonra da bir müddet Irak’ta ikamet eden Urve b. Zübeyr kanalıyla oraya ulaşmıştır. Abdullah b. Abbas’ın ilmine gelince Irak halkı ona da bigane kalmamıştı, çünkü bizzat İbn Abbas bir süre bu bölgede ikamet etmişti. 

İbn Mes’ud, büyük ölçüde Hz. Ömer ile aynı meslek ve meşreptendi. Değerlendirmeleri, görüş ve düşünceleri birbirlerine pek yakındı. Bir anlamda Hz. Ömer'in çizgisinde biriydi. Hz. Ömer'in Medine'de iken sık sık kendisine danıştığı, fetva istediği nadir isimlerdendi. Nitekim eş-Şa’bi şöyle derdi: Üç kişi vardı ki bunlar birbirlerine fetva sorarlardı: Hz. Ömer, Abdullah b. Mes'ud ve Zeyd b. Sabit. Hz. Ali, Übey b. Ka’b ve Ebu Musa el-Eş’ari üçlüsü de İrak fıkıh ekolünün en önemli iki vasfını teşkil eden “nassın bulunmadığı yerde rey ve kıyasa başvurulması” ilkesi ile “sahih olduğu kesin olarak bilinmeyen hadislerin yerine içtihadın tercih edilmesi” esası, temelde İbn Mes’ud'un düşünce tarzına dayanmaktaydı. 

Hz. Ömer, kendisi Irak’ta bulunmuş olmasa bile fikirleri itibariyle re’y ekolünün en belirgin simalarından kabul edilir. Hilafet merkezini Kûfe’ye taşıyan Hz. Ali de aynı ekolün ilk temsilcilerinden sayılır.

İkinci Tabaka

Sahabeyi birinci tabaka sayarsak, ikinci tabakayı Hz. Ali ve İbn Mes’ud’un ellerinde yetişmiş olan alimler teşkil eder. Bu tabakanın en etkili isimleri, 

  • Her yönden İbn Mes’ud'a benzeyen, onun hem ilmini hem ahlakım şahsında temsil eden Alkame;

  • İlmini ileri gelen sahabilerden alan ve aynı zamanda Alkame'nin yeğeni ve İbranim en-Neha’i’nin dayısı olan el-Esved b. Yezid;

  • İbadeti, takvası, ilme karşı hırsı ve ifta işlerindeki maharetiyle bilinen Mesruk b. el-Ecda

  • Hz. Ömer'in kendisini Kûfe kadılığına tayin edişinden sonra aralıksız olarak bu görevi altmış yıl boyunca sürdüren, Hz. Ömer, Ali ve İbn Mes'ud'dan hadis rivayetinde bulunan, tarihin en şöhretli ve adaletli hakimlerinden olan Şüreyh el-Kadi’dır.

 

Alkame, İbn Mes'ud’a ne kadar bağlı ise, Esved de Hz. Ömer’e o kadar bağlı idi.  

Üçüncü Tabaka

Bunlardan sonra üçüncü tabakanın iki önemli ismi vardır:

  • İbrahim en-Neha’i

  • Şa’bi.

 

İbrahim en-Neha’i, aslen Yemenli olup Kûfe’ye yerleşen bir ailenin Kufe’de doğmuş olan çocuğudur. Çok yoksul olmakla birlikte insanlardan zekat ve sadaka kabul etmezdi. Çok zeki idi. Zamanında hiç tartışmasız Kufe’nin hatta lrak’ın en büyük fakihi idi. 

Dördüncü Tabaka

Dördüncü tabakada şu alimler vardır:

  • Hammad b. Ebu Süleyman,

  • Süleyman b. Mu’temir,

  • Süleyman b. Mihran el-A’meş,

  • Mis’ar b.Kidam.

 

Bunlardan Hammad, Ebu Hanife’nin hocasıdır. Hammad, Neha’i’nin yetiştirdiği talebeleri arasında en fakih olanıdır. Hocası daha hayatta iken fetva vermeye başlamıştır. Böylece en-Neha’i, kendisinden sonra İlmi merciin Hammad olduğuna işaret etmiş oluyordu. 

Hammad, hocasının yolundan gitmeye devam etmiş, Onunla Irak rey fıkhı giderek genişlemeye ve derinlik kazanmaya başlamıştı. İlletlerin istinbatı cihetine gidilmesi, eskilerden yeni hükümler çıkarılması, farazi meseleler üzerinde durulması yeni yeni ortaya çıkan hususlardı. Bu hususlar Hicaz fakihlerini kaygılandırmış, Kûfe fakihlerinden olan Şa’bi’nin dahi muhalefetini celbetmiştir. Rey konusunda atılan bu adımlar bu işin asıl piri olacak olan Ebu Hanife’nin ortaya çıkması için zemin hazırlamıştır.

Beşinci Tabaka

Beşinci tabakayı içinde Ebu Hanife’nin de bulunduğu şu alimler oluşturur: [xi]

  • Muhammed b. Abdurrahman b. Ebu Leyla (Ö.148),

  • Abdullah b. Şübrüme (ö. 144)

  • Said b. Eşva' (ö. 120)

  • Şerik el-Kadi (ö. 176)

  • Süfyan es-Sevri (Ö.161)

  • Ebu Hanife (150)

 
Mezheplere Hazırlık

Rey Ekolü, Hanefi Mezhebi; Hicaz Ekolü ise Maliki Mezhebi şeklinde sistemleşecek ve süreklilik kazanacaklardır. Daha sonra İmam Şafii bu iki mezhebin ortasını bulacak ve bu şekilde yeni bir mezhep teşekkül etmiş olacaktır. Ahmed b. Hanbel ise zamanında esen hadisçilik rüzgarının büyüsüne kapılarak re’yi mümkün olduğu kadar dışlayacak ve selefe dayanarak mezhebini kurmaya çalışacaktır.
 

 

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci'nin İslam Hukuk Tarihi (Arı Sanat: 2006) 
kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Günümüze intikal eden dört sünni mezheb imamından İmam Ebû Hanife, ehl-i re’y veya Küfe ekolünün; İmam Malik ise ehl-i hadis veya Hicaz ekolünün başlıca temsilcilerinden addedilmiştir. İmam Şafi, her iki mesleğin arasını tevhid eden yeni bir meslek ihdas etmiştir. İmam Ahmed bin Hanbel’in ise ehl-i hadis olduğuna şüphe yoktur. Hatta kendisini münhasıran muhaddis kabul edip; talebelerinin İmam Ebû Hanife’nin talebelerinden istifade yoluyla Hanbeli mezhebini tesis ettikleri hakkında bir kanaat da vardır.
 


Prof. Dr. Hayreddin Karaman'ın İslam Hukuk Tarihi (İz: 2016) ve Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci'nin İslam Hukuk Tarihi (Arı Sanat: 2006) kitaplarından kısaltılarak alınmıştır.
 

Hukuk Merkezleri ve Hukukçular

Medine
  • Said b. el-Müseyyeb (v. 709)

  • Urve b. ez-Zübeyr (v. 712)

  • el- Qasim b. Muhammed (v. 720)

  • Harice b. Zeyd (v. 718)

  • Ebu- Bekr b. Abdurrahman (v. 713)

  • Süleyman b. Yesar (v. 725)

  • Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe (v. 716)

 

Bu yedi zat Medine’nin yedi fakihi diye anılmaktadır.

  • Ebu-Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm (v. 738)

  • Ebu-Ca’fer b. Muhammed b. Ali (v. 735)

  • Rabi’atü’r-Re’y (v. 753)

  • ez-Zühri (v. 742)

 

Rebi’atü’r-Rey, İmam Malik’in hocasıdır.[i]

 
Mekke
  • Ata b. Ebi Rebah (v. 713)

  • Mücahid (v. 718)

  • İkrime (v. 767)

  • Süfyan b. Uyeyne (v. 813)

 
Kufe
  • Alkame b. Kays (v. 682)

  • Şurayh b. el-Haris (v. 679)

  • Mesruk b. el-Ecda’ (v. 683)

  • Abdurrahman b. ebi-Leyla (v. 765)

  • İbrahimü’n-Neha’i (v. 714)

  • Said b. Cübeyr (v. 714)

  • Hammad b. Ebi-Süleyman (v. 738)

 

Alkame bin Kays en-Nehai (682), Muhadramûndan, yani Hazret-i Peygamber zamanına erişip de kendisini göremeyenlerdendir. Devrinde Kûfe’nin en büyük alimiydi. Sahabenin büyüklerinden hadis rivayet etti. Bilhassa İbn Mes’ud’dan çok istifade etmiştir. İbrahim Nehai, Şa’bi, İbn Sirin’in hocasıdır. 

Kadı Şüreyh (698), Ebû Ümeyye bin Haris, muhadramûndandır. Babası, elçi olarak Medine'ye gelmiş ve huzurunda Müslüman olduğu Hazret-i Peygamber, buna Ebû Şüreyh künyesini vermişti. Hazret-i Ömer tarafından Küfe kadısı yapıldı. Bir ara Basra’da da kadılık yaptı. Adaleti ve keskin görüşleri ile tanındı. Muhakeme bilgisi çoktu. Hazret-i Ali, halife iken, bunun karşısında, bir Yahûdi ile muhakeme olunmuş; bu davada, Hazret-i Ali’nin şahid gösterdiği oğlu Hasen ve kölesi Kanber’in şahidliğini yakınlıklarından dolayı kabul etmemiş; Hazret-i Ali, bu hükmü tasvib ederek kendisine “Sen Arabın en iyi kadısısın” demişti. Şüreyh, altmış sene kadılık yaptıktan sonra, 100 yaşını aşkınken vefat etti.

Said bin Cübeyr (714), Mevaliden (köle asıllı) olup Kûfe’de yetişti. İbn Ömer ve İbn Abbas, kendisine iltifat etmiştir. İbn Eş’as isyanındaki rolü sebebiyle Haccac-ı Zalim tarafından 50 yaşlarında iken öldürüldü. 

İbrahim en-Nehai (715), Mesrûk, Alkame ve Şüreyh’den ders aldı. Zamanında Kûfe’nin en büyük alimiydi. 49 yaşında vefat etti. 

Şa’bi (723), Beşyüz kadar sahabi ile mülaki oldu. Zamanının İbn Abbas’ı idi. Harikulade bir hafızası vardı. Bilmediği bir suale, bilmiyorum der, re’ye müracaat etmezdi. İmam Ebû Hanife kendisinden hadis ilmi almıştır. Bir ara Küfe kadılığı yaptı. Halife Abdülmelik tarafından İstanbul’a sefir olarak gönderilmişti. 84 yaşında vefat etti. 

 

Hammad bin Ebi Süleyman (738), İbrahim Nehai’nin talebesidir. İmam-ı A’zam Ebû Hanife’nin üstadıdır.

Basra
  • Hasenü’l-Basri (v. 728),

  • Muhammed b. Şirin (v. 728)

  • Katade (v. 736)...

 

Hasan el-Basri (728), Ebû Said bin Yesar, Tabiinin en üstünlerinden sayılır. Hicretin 20. yılında doğdu. Babası sahabeden Zeyd bin Sabit’in azadlısı; annesi de Hazret-i Peygamber’in hanımı Ümmü Seleme'nin cariyesi idi. Ümmü Seleme’den süt emmiştir. Sahabe-i kiramdan yüz otuz kadarını görmüştür. Basra’da 89 yaşında vefat etti. 

İbn Şirin (728), Ebû Bekr Muhammed ibn Şirin el-Basri, Basralıdır. Babası Enes bin Malik’in kölesi idi, mükatebe yoluyla azadlanmıştı. Annesi Safiyye de Hazret-i Ebû Bekr’in azadlı cariyesi idi. Zeyd bin Sabit ve Enes bin Malik’ten hadis öğrendi. Rüya tabirinde mahir idi. 

Katade bin Diame (735), çok sayıda alim yetiştirmiş Sedus kabilesindendir. Doğuştan ama olup hafızası çok kuvvetli idi. 56 yaşında Vasıt’ta taundan (vebadan) vefat etti. 

Şam
  • Mekhul (v. 734),

  • Ömer b. Abdülaziz (v. 720),

  • Ebu İdris el-Halvani...

 

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci'nin İslam Hukuk Tarihi (Arı Sanat: 2006) 
kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Yazılı Kaynakların Oluşmaya Başlaması

Bu devirde tedrisat, mescidlerde, muallimlerin evlerinde ve saray mekteplerinde cereyan ediyordu. Henüz mektep ve medreseler kurulmuş değildi. Bu sebeple Tabii uleması da, Sahabi hocaları gibi mescidlerde oturarak talebelerine hadis ve fıkıh öğretmişlerdir. 

Hazret-i Peygamber zamanında bazı Sahabilerin kaleme aldıkları hadis sahifeleri müstesna tutulmak üzere, İslam hukukunda yazılmış ve günümüze intikal etmiş ilk kitaplar da bu devre aittir. İmam-ı A’zam Ebû Hanife, İslam hukukunda ilk kitap yazan zat olarak bilinir. Ancak bu eserlerini bizzat kaleme almamış; talebelerine imla ettirmiş; onlar da bu kitapları rivayet etmiştir. 

İslam hukuk tarihinde günümüze kadar ulaşan ilk kitap olarak, 765 yılında vefat eden İmam Malik’in Muvatta adındaki eseri kabul edilir. 
 

bottom of page