Kader Tartışmalarının Başlaması
 

Prof. Dr. Muhammed Abid Cabiri'nin Arap Ahlaki Aklı (Mana:2015) adlı

kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Emevilerin Kaderi Kullanmaları

Muaviye ve ondan sonra gelen adamları, halifeleri, siyasetlerini haklı çıkarmak ve sorumluluğu üzerlerinden atmak için cebr düşüncesinden bir akide oluşturdular.

Bu meseleyi [Kader] ilk defa Muaviye, Sıffin savaşında Osman'ın katlinin intikamını alma bahanesi ve yönetimi ele geçirme gayesiyle Ali b. Ebi Talib'e karşı savaşmaya hazırlanırken, askerlerine yaptığı bir konuşmada ortaya atmıştır. Muaviye'nin konuşmasında şu cümleler geçiyordu: 

"Allah'ın takdiri sonucunda kader bizi yeryüzünün bu bölümüne sürükledi, Iraklılarla bizi karşı karşıya getirdi. Biz Allah'ın kaderine razı olan insanlarız. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: Allah isteseydi bunlar birbirini öldürmezlerdi, ama Allah neyi dilerse onu yapar. (Bakara 2/253)"

Muaviye, oğlu Yezid'i veliaht tayin edip insanlardan ona biat etmelerini istediğinde şöyle demişti: 

"Yezid'in yapacakları kaza ve kaderledir. Kulların bu konuda başka bir seçeneği yoktur."

Muaviye öldüğünde oğlu ve veliahdı Yezid insanlara şöyle seslendi:

"Dilediğini yapan, dilediğine veren, dilediğinden alıkoyan, dilediğini alçaltan ve dilediğini yükselten Allah'a hamdolsun." 

Kaderilerin Tepkisi

Bu durumun, Haricilerin benimsediği "tekfir" ideolojisine ve ayrıca Ali ve ehlibeytinin taraftarlığına soyunanların icat ettiği imamet mitolojisine kayan, onlarla birlikte hareket eden muhalif siyasi gruplar cephesinde, düşünsel bazı tepkileri harekete geçirmesi kaçınılmazdı.

Emeviler ve onların destekçileri bu hareket hakkında “Kaderiyye" ismini kullandılar. Onlara göre insan, " kendi fiillerinin yaratıcısı" idi. Dolayısıyla yaptıklarından da sorumlu oluyordu. Bu yaklaşım daha özelde Emevilere karşı yöneltilmişti.

Ali Sami Neşşar'ın İslam'da Felsefi Düşüncenin Doğuşu (İnsan:1999) adlı 

kitabından kısaltılarak alınmıştır.

İlk Kaderiler

Muhammed b. Hanefiyye Kûfe'de babasının naşına, sonra kardeşi Hasan'ın Medine'de zehirlenerek öldürüldüğüne, daha sonra da kardeşi Hüseyin'in Yezid tarafından Kerbela'da şehid edilmesine tanık oldu. Abdullah b. Zübeyr'in hareketinde onun yanında yer aldı. Sonra kardeşi Hüseyin'in katline iştirak eden herkese karşı mücadele açan Muhtar hareketinin içinde bulundu. Sonunda siyasi mukavemete gücü kalmamış olan Muhammed b. Hanefiyye Emevilere biat etti. Medine'de insanlardan uzak bir şekilde adeta uzlete çekildi. Burada açtığı bir mektepte daha önce değindiğimiz gibi dersler okutmaya başladı. 

Bu okulda ve Medine'de Kaderiyye adıyla bilinen düşünce akımı belirginleşmeye başladı. Kaderiyye; “amellerimiz ve işlediklerimiz Allah'ın kaderiyle meydana gelmektedir. Kendisinden kaçışın mümkün olmadığı bu kadere boyun eğmek zorundayız” biçimindeki düşünüşü reddediyordu. 

Şam'da Muaviye cebr görüşünü ilan ediyordu. “Allah benim bu işe ehil olduğumu görmeseydi bu işi bana bırakmazdı. Şayet Allah yaptığımızdan razı olmasaydı içinde bulunduğumuz durumu değiştirirdi”, dedi. “Ben Allah'ın hazinedarıyım, Allah kime neyi takdir etmişse onu veriyor, neyi menetmişse onu da yasaklıyorum, şayet Allah bir şeyi kötü görmüşse onu değiştirir” diyordu.

Bunun üzerine, kendilerinden hakkın zorla alındığı Ehli Beyt efradından olan Muhammed b. Hanefiyye ve oğlu Ebu Haşim, sessiz bir şekilde karşı görüş ileri sürmeye karar verdiler; kaderciliği ve her şeyin Allah’a izafe edilmesini reddettiler. 

Yine Medine'de Ma’bed el-Cüheni diye birisi zuhur etti. Medineli idi. Kuşkusuz Muhammed b. Hanefiyye’nin kurmuş olduğu medresenin bir öğrencisiydi. Hakkında bize ulaşan haberler pek azdır. Ancak İslâm akaid kitaplarına bakılacak olursa, Müslümanlardan kader konusunda ilk konuşan kişinin el-Cüheni olduğunda ittifak vardır. 

Basra ve Hasan-ı Basri

Basra etnolojik yönden acayip bir yapıya sahipti. Sahilde olması itibariyle burası devletin bir menfezi niteliğindeydi ve her yöreden her çeşit etnik gruba mensup insanı barındırıyordu. Burada çeşitli görüşler çarpışıyor, değişik insanlar farklı bir hayat tarzı sergiliyorlardı. 

Basra kuşkusuz Emevi sayılırdı ve Emevi saltanatına bağlıydı. Emeviler savaşlarla ellerine geçen dünyalık serveti ve malı kendi adamları arasında dağıtınca, ancak hayallerde tasavvur edilebilecek bir yaşamın içine daldılar. Basra'nın villalarında ve köşklerinde her türlü sefahat, eğlence ve fesat etrafa yayılıyor ve halk süratle ahlaki bir çöküntüye doğru sürükleniyordu. Bunun sonucu olarak dini emirlerin birçoğu ihmal ediliyor, dini hayat adeta çözülüyor, buna mukabil sefahat alemi kendini durmadan yeniliyordu. İşte böylesi bir ortamda, bunun mukadder olduğu ve bundan kaçmanın da mümkün olmadığı düşüncesi etrafa yayılıyordu. Basra böylece fesat içinde yüzen bir Müslüman kent konumundaydı. Allah'ın şeriatı ise sadece kentin fakir halk tabakasının omuzlarında kalmıştı.

Tabiinden seçkin bir cemaat, dünya ahvalinin değiştiğine ve aleyhlerine döndüğüne ve bu işin kendi ellerinde olmadığına kesinkes inandılar. Artık Allah’ın şeriatıyla ne hakim ve ne de mahkum engellenemezdi. O halde kurtuluş ve selamet dünyadan ve dünya fitnesinden uzak durmakta idi. Böylece fitneden sakındılar. İşte bunların başında tabiinlerin reisi konumunda olan Hasan el-Basri vardı. 
 

Prof. Dr. Ahmet Akbulut'un Sahabe Devri Hadiselerinin Kelami Problemlere Etkisi 

(Birleşik Yayıncılık:1992) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Hasan Basrî, Kader hususunda Ma'bed el-Cühenaî kadar açık ve kesin olmasa da Emevî yönetiminin görüşüne aykırı bir görüşü benimsemişti. Emevî Halifesi Ömer b. Abdilaziz, Hasan Basrî’ye mektup yazarak, kader hakkında insanların çok konuştuğunu bildirdikten sonra, bu meselede senin görüşün nedir? diye sormuştu. O, bu soruya şu cevabı vermişti: 

“Kim kadere inanmazsa o kâfir olur. Günahını Allah’a yükleyen de facir olur.”

Hasan Basri’ye, kendi meclisinde, kader hakkında sorulduğunda da şu cevabı vermişti: 

“Allah insanları imtihan etmek için yaratmıştır. O’na ne baskı ile itaat ederler ve ne de Allah’a üstün gelerek isyan edebilirler.”

Prof. Dr. W.Montgomery Watt'ın İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri (Sarkaç:2010)

adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Hasan’ın bir Kaderi veya hemen hemen bir Kaderi olduğu hususu, hem esaslı bir şekilde iddia edilmiş, hem de şiddetle reddedilmiştir ve tartışma onun sağlığında veya ölümünden hemen sonra başlamıştır. 

İbn Kuteybe:

O, kaderle ilgili bazı bazı şeylerden bahsetti fakat daha sonra bu görüşünden döndü. Kader akidesine inanıp konuşmada yanlışlıklar yapan Ata’ b. Yesar; sık sık Ma’bed el Cuheni ile birlikte Hasan’a da giderdi. Ona sorarlar: ‘Ey Ebû Said (yani al-Hasan), bu emirler Müslümanların kanını akıtıyor ve mallarını gasbediyor ve (daha birçok şeyler) yapıyor ve diyorlar ki, «Fiillerimiz, yalnızca Allah’ın kaderine göre vukû bulmaktadır.» el-Hasan, şu cevabı verdi: «Allah’ın düşmanları yalan söylüyorlar».
 

Prof. Dr. Muammer Esen'in Ehl-i Sünnet Kavramının Doğuşu ve Gelişim Süreci

(Ankara Okulu:2012) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Onun, Kaderi anlayışını sergileyen ve ona aitliği hemen hemen kesin olduğu anlaşılan bir Risale'si vardır. Kadı Abdulcebbâr’ın, söz konusu ettiği “Risale” Emevî halifesi Abdülmelik b. Mervan'ın isteği üzerine, cevabi mahiyette Hasan Basri tarafından yazılarak adı geçen halifeye gönderilir. Zira daha önce Hasan Basri’nin kader hakkında düşündükleri, halifeye kadar ulaşmıştır. Nitekim daha önce Hasan Basri'ye yazdığı mektupta halife şöyle demektedir: “Daha önce hiçbir sahabîden duyulmayan bir tarzda kader problemini değerlendiriş şeklin bize ulaştı. Bu husustaki fikir ve düşüncelerini bize yaz!”  İşte halifenin bu isteğine karşı Hasan Basri, kader konusundaki düşüncelerini içeren bir mektup yazıp ona gönderir. 

Halifeye yazdığı mektupta özetle Hasan Basri, insanların işlediği kötülükler (ma'siyet) hariç, her şeyin Allah'ın kaza ve kaderiyle (takdiriyle) olduğunu ifade eder. 

Öyle anlaşılıyor ki Hasarı Basri bir müddet Kaderi bir düşünceyi benimsedikten sonra (her nedense) bu görüşünden vazgeçmiştir. Bunu destekleyen rivayetler de söz konusudur. Nitekim Eyyub es-Sıhtiyânî (748), Hasan Basrî’nin yanına gelip, onu kader meselesinde Emevîlerle korkutur. Bunun üzerine Hasan Basri de “Bugünden sonra bu meseleye bir daha dönmeyeceğim.” der. Belhî’nin rivayetine göre; sultan durumu öğrenirse Hasan’ı yakalayıp zulmedebileceğinden dolayı onu uyarmıştır. Bu, Eyyub’un ona nasihat cihetiyle yaptığı bir uyandır. Zira Emevîler, Allah’ın koruyup muhafaza ettikleri hariç, topyekün cebr inancı üzereydiler.” 

Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki, Hasan Basri’de kaderle İlgili gözlenen bu ikilem gerek Mutezilenin gerekse Ehl-i Sünnetin öncüleri durumunda sayılabilecek Ehl-i Hadisin ona sahip çıkmasına neden olmuştur.
 

Prof. Dr. W.Montgomery Watt'ın İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri (Sarkaç:2010)

adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Hasan’ın bir Kaderi veya hemen hemen bir Kaderi olduğu hususu, hem esaslı bir şekilde iddia edilmiş, hem de şiddetle reddedilmiştir ve tartışma onun sağlığında veya ölümünden hemen sonra başlamıştır. 

İbn Kuteybe:

O, kaderle ilgili bazı bazı şeylerden bahsetti fakat daha sonra bu görüşünden döndü. Kader akidesine inanıp konuşmada yanlışlıklar yapan Ata’ b. Yesar; sık sık Ma’bed el Cuheni ile birlikte Hasan’a da giderdi. Ona sorarlar: ‘Ey Ebû Said (yani al-Hasan), bu emirler Müslümanların kanını akıtıyor ve mallarını gasbediyor ve (daha birçok şeyler) yapıyor ve diyorlar ki, «Fiillerimiz, yalnızca Allah’ın kaderine göre vukû bulmaktadır.» el-Hasan, şu cevabı verdi: «Allah’ın düşmanları yalan söylüyorlar».
 

Ali Sami Neşşar'ın İslam'da Felsefi Düşüncenin Doğuşu (İnsan:1999) adlı 

kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Ma'bed el-Cühenî (ö. 699)

İslam’da özgür irade mezhebinin ilk bağlılarından birisi Ma’bed el-Cüheni ’dir. Ma’bed Basra’da değil Medine’de büyüdü. Ömrünün çoğu yıllarını burada geçirdi. Son günlerinde ise Basra’ya göçtü ve orada kaldı. Ebu Zer Gıfari’nin öğrencilerin dendi. Ebu Zer ise Osman’a ve Emeviler’e karşı idi. Ma’bed b. El-Cüheni Ebu Zer’den rivayette bulunduğu gibi Malik b. Dinar, Ebu Tayyah, Yezid b. Humeyd ve İbrahim b. Sad gibi bir grup Basralı ulema ve zahit de ondan rivayet etmişlerdir. 

Ma’bed b. Cüheni ile ilgili çok az malumata sahibiz. Ebu Zer el-Gıfari’den ders aldı. Öyle anlaşılıyor ki onunla birlikte Şam’a da gitmiştir. Rivayetler Mab’ed el-Cûheni’nin Muaviye’yi dinlediğini ve ondan birtakım hadisler rivayet ettiğini gösteriyor. Bu da onun Ebu Zer’le birlikte Şam’a gitmiş olduğunu kanıtlıyor. Ma’bed el-Cüheni kuşkusuz üstadı Ebu Zer’le birlikte hadiseleri izliyor ve yorumluyordu. Halife Osman, Ebu Zer’i önce sürgüne sonra da Hicaz’a iade ettiğinde Ma’bed b. Cüheni de Medine’ye geldi ve orada yaşadı. 

İslam akaid kitapları, Ma’bed b. Cüheni’nin kader konusunda konuşan ilk Müslüman olduğunda ittifak etmişlerdir. O, “kader yoktur, iş o anda oluverir” demekteydi. Öyle anlaşılıyor ki, Ma’bed b. Cüheni’nin Medine’de büyük etkisi vardı. Tabiinden olan Medine uleması onun mezhebini benimsemişlerdir. Taşköprüzade şunları aktarır: Selefi salih ve az sayıda seçkin ulemanın dışında herkes bu batıl mezhepten etkilendi. Sonuç olarak; Ma’bed b. Cüheni’nin mezhebi İslam dünyasında süratle yayılmış, her tarafta mantar gibi bitmiştir. 

Ma’bed b. Cüheni daha sonra Basra’ya gitti. Kaynaklar onun Ata b. Yesar’la birlikte Hasan Basri’nin yanına gittiklerini kaydeder. Ma’bed bu görüşmede Hasan el-Basri’ye şöyle der: “Ey Ebu Said, şu sultanlar Müslümanların kanlarını akıtıyor, mallarını ellerinden alıyor ve sonra da bütün bu şeylerin Allah’ın kaderiyle olduğunu söylüyorlar, ne dersin? Hasan el-Basri; “Allah’ın düşmanları yalan söylüyor” der. 

Burada Ma’bed b. Cüheni’nin asıl davasının, ilahi adalet ilkesini esas alarak Beni Ümeyye’nin işlemiş oldukları zulüm ve haksızlıklara karşı gelmek olduğunu anlıyoruz. Ma’bed b. Cüheni’nin tartışmalarında adalet ilkesini ileri sürdüğünü görüyoruz ki, bu ilkeyi daha sonraları Mutezile ileri sürecektir. 

Bununla da yetinmeyen Ma’bed el-Cüheni Beni Ümeyye’ye karşı ünlü başkaldırısında Muhammed b. Eş’as’la birlikte hareket etmiştir. 

Ne var ki İbn Eş’as’ın bu ayaklanması yenilgiyle sonuçlandı. Bunun üzerine yakalanan Ma’bed el-Cüheni elleri kelepçelenerek Haccac’ın zindanına atıldı. Burada Haccac ona şiddetli işkenceler uyguladı. Sonra taraftarları onu affetmesi için Haccac’dan şefaat dilediler. Haccac onu etbaıyla birlikte huzuruna çağırdı ve şöyle dedi: Ey Ma’bed, Allah’ın sana yaptığı taksimatı nasıl görüyorsun? Ma’bed cevap verdi: Beni Allah'ın taksimatıyla başbaşa bırak. Eğer onun taksimatında bana düşen bu ise ben buna razıyım. Haccac: Ey Ma’bed, senin bu şekilde kayıt altına alınman ve bağlanman Allah’ın kazası ile değil midir? Ma’bed: Beni senden başkasının bağladığını görmedim.” Yapılan tüm eziyetlere sabırla göğüs geren Ma’bed el-Cüheni işkence ile katledildi. 

Ma'bed el Cüheni ile Vasıl b. Ata arasında ilişki kuran Tapköprüzade, ikisinin de i'tizalin başlangıcını teşkil ettiklerini söylüyor. Bu da bu ilk kaderiyyecilerin Mutezile üzerinde etkili olduklarını gösteriyor. Taşköprüzade, Hallaf'ın yavaş yavaş sahabilerin son günlerine yaklaştığını ve tam bu sırada da Ma'bed el-Cüheni , Gaylan ed-Dımışki, Vasıl b. Ata’nın ortaya çıktıklarım zikreder. 

Amr el-Maksus

Özgür insan iradesini savunan ikinci kişinin Beni Ümeyye'nin hilafet merkezi olan Şam'da olması da ayrıca dikkat çekicidir. Bu kişi ikinci Muaviye'nin muallimi olan Amr el-Maksus'tur. Onun üzerinde büyük etki bırakmıştı. Yezid'in ölümünden ve insanların kendisine biat etmesinden sonra 2. Muaviye öğretmeni olan el-Maksus'a giderek hilafeti kabullenişi konusunu danıştı. Amr el-Maksus ona şöyle dedi: Ya adaleti sağlarsın yahut da halifelikten çekilirsin. Bunun üzerine Muaviye halka hitaben şunları söyledi: 

“Biz sizinle ve siz de bizimle imtihan olunuyorsunuz. Ceddim Muaviye hilafete kendisinden daha layık ve evla olan kimseyle münazaraya girdi ve bilindiği gibi hilafeti ondan aldı. Daha sonra onu babam taklit etti. Doğrusu o hilafete layık birisi değildi. Fakat hataları güzel gösterilmeye çalışıldı. Artık bu sizin bileceğiniz bir iştir. İstediğinizi halife olarak seçin. Allah'a yemin olsun ki, şayet hilafet kazanılması gereken bir şey ise ondan yeterince payımızı almışız, yok eğer bir şer ve kötülük ise Süfyan ailesi ona da yeterince bulaşmıştır...”

Bunları söyledikten sonra minberden indi ve halktan ayrıldı. Hilafetinden kırk gün sonra da vefat etti. Beni Ümeyye 2. Muaviye'nin ölümünden Amr el-Maksus'u sorumlu tuttu. “Onu sen ifsat ettin ve bunları ona sen öğrettin" dediler. Sonra onu tutup diri diri gömdüler. Böylece el-Maksus, Kaderiyye mezhebinin ikinci şehidi oldu. Kaynaklar Amr el-Maksus hakkında bundan daha fazla bir şey bize bırakmış değil.

Gaylan ed-Dımışki (ö. 739)

Kaderiyye mezhebinin üçüncü şahsiyeti ise Gaylan ed-Dımışkt'dir. “Özgür irade mezhebinin üçüncü şehidi ve bu akideyi müdafaa eden örnek temsilci” Beni Ümeyye’nin tüm engellemelerine ve baskılarına rağmen akidesinden ödün vermemiş ve sebat etmiştir. 

Medine’de Hasan b. Muhammed b. El-Hanefiyye’nin yanında ders gördü.

Kaynaklar Gaylan’ın evinin Şam’ın doğusunda olduğunu kaydetmektedirler. Sık sık Medine’ye ziyaretlerde bulunan Gaylan b. Müslim buradaki ulemanın çoğunu etkilemişti. Kendisinin de Ma’bed el-Cüheni ’den etkilenmiş olduğu muhtemeldir. 

Gaylan b. Müslim savunduğu mezhebe açıktan davette bulunuyordu. 

Bizi ilgilendiren husus onun Ömer b. Abdülaziz'le olan tartışmasıdır. Bu Emevi halifesinin onunla iyi ilişkiler içinde olduğu anlaşılıyor. Gaylan b. Müslim rahatlıkla onun yanına giriyor O da kendisinden insanların ahvali ile ilgili sorular soruyordu. Tartışmalara göre, Cebriyye adına konuşan Ömer b. Abdülaziz’in özgür iradeci Gaylan'a üstün gelmektedir. Konuşmalarında karşılıklı olarak Kur’an ayetlerinden deliller getiriliyor, cebr düşüncesini destekleyen ayetlerle özgür iradeyi destekleyen ayetler ayrı ayrı ortaya konuyordu. Ama sonuçta tartışma Gaylan b. Müslim’in pes etmesiyle bitiyordu. Halife de bir daha bu konuda tartışmaya girmeyeceğini vaad ediyor ve bu vaadinde duruyordu. 

Mutezile’nin zikrettiğine göre de Ömer b. Abdülaziz, Gaylan’ı sevenlerdendi. Ömer b. Abdülaziz kadere iman etmişti.  

Hişam halifelik koltuğuna oturunca Gaylan ve arkadaşı Salih’i hapse attırdı.  Bu iki kişinin katledilmesine meşruiyet kazandıracak bir fetva düşündü. Bunun için Gaylan'ı onunla tartışması ve fetva vermesi için Evzai'ye gönderdi. Evzai, Beni Ümeyye'nin himayesinde yaşadı. Emeviler onu dünya malına boğdular. Böylece dinini ve dünyasını satın alıyorlar, verdiği fetvaların karşılığını ödüyorlardı. İslam toplumuna karşı muharebe eden, bu toplumun üzüntülerini ve dertlerini dile getirenlerin katline fetva veren Evzai, Gaylan b. Müslim'le de tartıştı. Gaylan kendi görüşünde ısrar etti. Bunun üzerine Evzai onun işkence edilmesi ve katledilmesi hususunda Hişam b. Abdülmelik’e fetva verdi.

Prof. Dr. Ahmet Akbulut'un Sahabe Devri Hadiselerinin Kelami Problemlere Etkisi 

(Birleşik Yayıncılık:1992) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

İbn Murtaza, Gaylan hakkında şu bilgileri vermektedir:

Halife Ömer b. Abdülaziz’e bir mektup yazan Gaylan, Emevî yönetimini protesto etti. O, mektubunda, nice ümmetler vardır ki, imamları sayesinde felah bulur ve nice ümmetler vardır ki, imamlarından dolayı helak olurdaki imamdan hangisi olduğunu bir düşün" uyarısında da bulunmuştu.  Bunun üzerine Halife, Gaylan’ı çağırdı. O, görüşlerini şifahi olarak da aktardı ve Halifeyi kitap ve sünnete uymaya davet ederek, “Şam halkı zulmün, Allah’ın kaza ve kaderiyle olduğunu zannediyor. Sen de aynı söylüyorsun,” şeklinde ithamda da bulundu. Ömer b. Abdilaziz bu suçlamaları kabul etmedi ise de Gaylan’ı hoş karşıladı.

Ömer b. Abdilaziz ile Gaylan arasında geçen konuşmalara şahit olan Hişâm b. Abdilmelik; “Eğer halife olursam, bu adamların ellerini ve ayaklarını keseceğim" Çünkü bunlar beni ve atalarımı kınamaktadırlar, dedi. 

Hişâm halife olunca, Gaylan arkadaşı ile birlikte Ermenistan'a kaçtı. Fakat Hişâm onları getirterek hapse attı.  “Sonra, Onları hapisten çıkartıp, ellerini ve ayaklarını kestirdi ve Gaylan'a: Rabbinin sana yaptığını nasıl buluyorsun? diye sordu. Gaylan da Hişâm'a dönerek, bunu bana yapana Allah lanet etsin, cevabını verdi.” Bunun üzerine Hişâm, Gaylan'ın dilini de kestirdi. Gaylan ve arkadaşı işkence neticesinde öldüler.

Ali Sami Neşşar'ın İslam'da Felsefi Düşüncenin Doğuşu (İnsan:1999) adlı 

kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Kaderiyyenin Kaynakları

Acaba Kaderiyye dış kaynaklardan etkilenmiş midir? 

Ma'bed el-Cüheni'nin bırakmış olduğu eserlerin dış kaynaklardan ve özellikle de Hıristiyanlıktan etkilenmiş olduğu tespit edilmemiştir. O daha çok halifelerin fiilleri hususunda ilmi bir bakışın etkisinde kalarak kaderi inkâr hususunda bazı sözler söylemiş ve Cebriyye düşüncesinin yayılmasına karşı çıkmıştır. O ve Ata b. Yesar bu düşüncelerinde ısrar edince Hasan el-Basri de onlara muvafakat etmiştir. Büyük bir Kaderiyyeci alim olan Gaylan ed-Dımışki'nin bıraktığı eserlere baktığımızda bunlarda da dış kaynaklı bir etkiye ya da Hıristiyanlıktan kaynaklanan bir tesire rastlamıyoruz. Eserlerini dahili bir eleştiriye tabi tuttuğumuzda bütün açıklamalarında Kur'an ve Sünnet'e yönelmiş olduğunu ve bunları tefsir etmeye çalıştığını görürüz. 

Kaderiyye ulemasının büyük çoğunluğu da böyledir. Bunların düşmanlarından hiçbirisi, bu ulemadan herhangi birinin Yuhanna ed-Dımışki veya öğrencileriyle temasa geçtiğine dair hiçbir şey söylememiştir. Dolayısıyla Mutezilenin de kaynağını teşkil eden Kaderiyye, düşüncelerini sadece dahili bir görüş içerisinde kalarak Kur'an ve Sünnet'ten ve Beni Ümeyye halifelerinin fiillerinden almışlardır. Bu iki alimin düşüncelerinden çıkan eserler Basra'da yayılmıştır. Emevilerin desteğiyle Şam Cebriyyesi de buna yardımcı olmuştur. 

Özgür iradeciler İslam toplumunun ilk canlı düşünce eğilimini temsil etmekte idiler... Bunu daha sonraları Emevi hanedanının başını yiyecek devrimci hareketler izledi. Hareket önceleri Medine'de Muhammed b. Hanefiyye'nin medresesinde başladı, sonra Basra'daki Hasan el-Basri Medresesi ile Şam’daki Gaylan Medresesi'ne intikal etti.

Kelam'a Giriş (Anadolu Ünv.: 2013) kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Kaderiliğin Mutezileye Etkisi

Gaylan, kelam ilmi ve tarihi bakımından, Kaderiye ve Mutezile’nin benimsediği prensipleri daha önce ortaya koyması bakımından önem arz eder. Nitekim Mutezile’nin “el-usûlü’l-hamse” diye anılan beş temel prensibine temel teşkil eden görüşleri ilk önce o dile getirmiştir. Öte yandan onun ilahi sıfatların zatın aynı olduğu ile Kur’an’ın yaratılmış olduğu şeklindeki görüşleri Mutezile’nin tevhid prensibinin temelini oluşturmuştur. Aynı şekilde onun, irade hürriyeti konusundaki fikirleri Mutezile’nin adalet prensibinin teşekkülünde önemli rol oynamıştır.

Kaderiliğin Zayıflaması

Kader ile ilgili bu görüşlerin ortaya çıktığı dönemde Ebû Hureyre (ö. 678), Abdullah b. Abbas (ö. 687), Abdullah b. Ömer (ö. 692), Enes b. Malik (ö. 712) gibi büyük sahabileri henüz hayattaydı. Onlar bu gelişme karşısında kendilerinin böylelerinden uzak olduklarını ilan ettiler. Sorular karşısında da bu fikri savunanlara selam verilmemesi, cenaze namazlarının kılınmaması ve uzak durulması tavsiyesinde bulundular.

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'nin Emeviler maddesinden kısaltılarak alınmıştır.

Emevî idaresinin son yıllarında gerek hâkim anlayışı temsil eden âlimlerin kader meselesiyle ilgili yaklaşımlarının güçlülüğü, gerekse gelişen siyasî olaylar dolayısıyla Kaderiyye hareketi zayıflamaya başlamış, son halife II. Mervân, Halife II. Velîd’in öldürülmesinden kadercileri sorumlu tuttuğu için onlara şiddet uygulamış, bazı Kaderîler şiddetten kaçıp Basra’ya gitmiş ve Abbâsî hareketine katılmıştır. 

Abbâsîler’in iktidara gelmesinden sonra artık siyasî muhalefet devam etmemiş, en geç III. (IX.) yüzyıldan sonra merkezî Kaderiyye görüşünü benimseyen birçok kimse kader meselesiyle ilgili paralel anlayışta olan Mu‘tezile mezhebine yönelmiştir. Bu tarihten itibaren de kaderle ilgili fikirler Mu‘tezile tarafından sistemleştirilerek varlığını biraz daha sürdürmüştür.