Prof. Dr. Sönmez Kutlu'nun Tarihsel Din Söylemleri Üzerine Zihniyet Çözümlemeleri

(OTTO:2016) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Tekfir İdeolojisine İlk Tepki: Mürcie

Prof. Dr. Sönmez Kutlu'nun Tarihsel Din Söylemleri Üzerine Zihniyet Çözümlemeleri

(OTTO:2016) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Mürcienin İlk Nüvesi: Tarafsızlar Grubu​

Hz. Osman döneminden itibaren meydana gelen fitne hadiselerinden uzak duran, Cemel ve Sıffin Savaşlannda Hz. Ali, Talha, Zubeyr ve Mu’âvıye’nin yanında yer almayan, bunu da sırf İslam ümmetinin birliği için yapan, Hz. Ali ve Osman taraftarlarının dışında tarafsızlar diye tanımlanan üçüncü bir grup vardır. Böyle bir tavrın, ilk defa Hz. Osman’ın öldürülmesinden sonra Medine’ye dönen ve “Şüpheciler (= Şukkâk) olarak tanımlanan gaziler tarafından sergilendiğini görmekteyiz. 

Bunlar Hz. Osman’ın ölümü üzerine Medine’ye, döndüklerinde, birlik ve beraberlik içerisinde bıraktıklan insanların birbirini öldürmekte ve birbırleriyle çekişmekte olduklannı görünce, onlardan hangisinin haklı olduğundan şüpheye düşerek şöyle dediler: 

“Biz, sizi birlik, beraberlik içerisinde bırakmıştık. Şimdi ise sizin ayrılığa düştüğünüzü, bir kısmınızın, “Hz. Osman mazlum olarak öldürüldü, o ve ashabı en adil kişilerdi.”, bazınızın ise, “Hz. Ali ve ashabı daha adil ve doğrudur.” dediğinizi görüyoruz. Hâlbuki bize göre, onların hepsi güvenilir ve doğruluğu kabul edilen kimselerdir. Biz onlardan hiçbirisinden nefret etmez, lanet etmez ve aleyhlerinde şahitlikte bulunmayız. Onların durumlarım Allah’a irca ederiz. Allah, kıyamet gününde o ikisi arasında hükmedecektir.” 
 

Prof. Dr. Halil İbrahim Bulut'un İslam Mezhepleri Tarihi (DİB: 2016) adlı

kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Bu tavır, aslında Hz. Osman’ın öldürülmesinden sonra Medine’ye dönen gazilerle sınırlı değildi. Hz. Ali-Muaviye çekişmesi sürecinde benzer bir tavrı savaşlara katılmayan Abdullah b. Ömer, Sa’d b. Ebı Vakkâs, Muhammed b. Mesleme, Üsame b. Zeyd gibi sahabiler tarafından da sergilendiği bilinmektedir. Bunlar, başlangıçta Hz. Ali’ye biat etmekten kaçınmış, ancak daha sonra biat ellikleri hâlde ehli kıbleye kılıç çekmeyi reddetmişlerdir. Bu şahıslar, Müslümanların birbirine kılıç çekmesini kabul etmeyip, İslam ümmetinin birliğini bozacak fitneden uzak durmayı din ve fazilet gibi görmüşler, her asırda iktidarı ele geçiren imamı tanımışlar ve Ehl-i Kıble’den isyan edenle savaşı haram kılmışlardır. 

Tarafsızlar diye isimlendirilen bu grubun liderliğini Mekke ve Medine’de tartışmasız büyük bir nüfuza sahip olan Abdullah b. Ömer (ö. 73/692) yapmakta idi. Kaynaklarda Mürcii fikirler olarak ele alınan pek çok görüşün ilk defa onun tarafından ortaya konulduğu görülmektedir. O, Müslümanlara karşı savaşmanın doğru olmadığını ileri sürerek fitne döneminde Medine’ye ve Mekke’ye vali olarak kim geldiyse, onun arkasında namaz kılmış ve ona zekâtını vermiştir. Hatta o, Haccac’ın ve Harici Necde b. Amirin ve İbn Zübeyr’in arkasında namaz kıldığı için tenkit edilmiştir. Böylece, fitneden uzak duran, ona iştirak etmeyen bu şahısların Mürcie’nın ilk nüvesini teşkil ettikleri anlaşılmaktadır.
 

Prof. Dr. Sönmez Kutlu'nun Tarihsel Din Söylemleri Üzerine Zihniyet Çözümlemeleri

(OTTO:2016) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Şam, Mısır ve Basra’da da var olmakla beraber ‘tarafsızlar’ grubunun yoğunlukta olduğu yer Mekke ve Medine idi. Bu cereyan, Hz. Ali’nin öldürülmesinden sonra Hasan’ın, hilafeti Muâviye’ye devretmesiyle daha da güçlenmişti. Çünkü bu olaydan sonra, Hz. Ali taraftan pek çok kimse de dahil, bütün halk Muaviye’ye biat etti. Onlar evlerine ve mescitlerine çekilip; biz ilimle, ibadetle meşgul olacağız, dediler. Bütün bunlar, fitneden uzak duran, ona iştirak etmeyen kimselerin birinci asırda, Mürcienin ilk nüveleri olduğunu göstermektedir. 

‘Tarafsızlar’ diye bilinen şahısların gerek Hz. Ali’ye gerekse Muâviye’ye vermiş oldukları cevaplar incelendiğinde, onların her ikisinin taleplerini de kabul etmeyerek, hiçbirisinin yanında yer almamaları, ortaklaşa aldıkları bir karar sonucu değildi.” denebilir. Bu çeşit bir siyasi tavır ve ileri sürülen görüşler, daha sonraları, irca fikrine dönüştürülebilecek cinsten fikirlerdi. Ancak onlar doğrudan doğruya Mürcienin temsilcileri değil, “Mürcienin ilk nüveleri” olarak kabul edilebilir.
 

Prof. Dr. W.Montgomery Watt'ın İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri (Sarkaç:2010)

adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Ümmetin Birliğini Koruma Endişesi

İlk Mürcie, Hz. Ali ile Hz. Osman’ın ümmetin haklı idarecileri olduğunu kabul etmekte ve günahlarından dolayı her ikisini de bir kenara atmayı reddetmektedir. Muhtemelen bu iki insanın faziletleri hakkında karar vermeyi de reddetmektedirler. Bunların hepsinde, ümmetin birliği için bir endişe ve büyük günah işleyen, bu günahından dolayı ümmetten çıkarılır, şeklindeki Harici iddialarını kabul etmeyi red vardır. 

Abbasiler, hilafete, bunun Haşim oğulları kabilesine ve aslında bizzat kendi soylarına hasredilmiş olduğu esası ile davetlerine başladıkları zaman, Mürcie nazariyesi buna muhalefet edecekti. Başka bir ifade ile onlar, Abbasilerin hilafet iddiasının, Emevilerinkinden daha üstün olduğu anlayışına katılmayacaklardı, fakat mademki Abbasiler imparatorluğun denetimini ele geçirmiş ve Emevi ailesini saf dışı bırakmıştı, artık Mürcie’nin, onları kabul etmeme hususunda hiçbir sebepleri yoktu. Umumiyetle onların başlıca derdi, İslam ümmetinin birliğini korumaktı. 
 

 

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra'nın Mezhepler Tarihi (Çelik: 2011) kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Büyük Günah Konusu

Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklar giderek artınca, mesele sadece ihtilâflar hakkında hüküm vermekle kalmadı, buna bir de “büyük günah işleyenin durumu” eklendi. Bunun üzerine, bazı sahabilerin daha önce “ihtilâflar” hakkında gösterdikleri “kararsızlık” ve “erteleme” şeklindeki tutumu, “büyük günah işleyen hakkında da gösteren yeni bir grup ortaya çıktı. Bunlar, büyük günah işleyen hakkındaki hükmün de ertelenerek, tüm gaybları bilen Allah’a havale edilmesi gerektiğini savundular ve günah işleyenin durumu hakkında konuşmaktan kaçındılar.

Büyük günah işleyenin durumu da siyasi tartışmalardan kaynaklanıyordu. Bunun temeli Hâricilerin tüm muhaliflerini tekfir etmesi idi. Mürcie görüşünü benimseyenler, ihtilâf eden taraflar hakkında şu görüşü ortaya koydular: Bunların tümü, “Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resulullah” şehadetini yerine getiriyorlar. O hâlde ne kâfir ne de müşrik, olamazlar. Bunların hükmünü de insanların tüm sırlarını bilen ve ona göre insanları hesaba çeken Allah’a havale ederiz.” 


Kelam El Kitabı'ndan (Grafiker: 2012) kısaltılarak alınmıştır.
 

Emevi Halifelerinin Mürcie’den Yararlanması

Haricîlerin, küçük veya büyük farkı bile gözetmeksizin günah işleyen her mümini tekfir eden katı ve radikal tavrına karşı; ılımlı ve hoşgörülü yaklaşımı temsil eden bir harekete ihtiyaç duyulmuş ve Mürcie böyle bir ortamda zuhur etmiştir. Bu yönüyle bir tür aksülamel olarak görülebilir. 

Mezhebin kurucusu ve ileri gelenleri olarak Hasan b. Muhammed b. Hanefiyye, Saîd b. Cüreyc, Hammâd b. Ebî Süleyman bilinir. Hem Emevîler hem de Abbasîler döneminde yönetimler Haricîlerin yayılmasına karşı Mürcie’yi desteklemişler, bu sayede Bağdad ve Küfe yanında Horasan ve Mâverâunnehir’de Mürcie gelişip yayılmıştır. 
 

Prof. Dr. Toshihiko İzutsu'nun İslam Düşüncesinde İman Kavramı (Pınar:2017) adlı

kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Belli bir kimsenin kâfir mi mümin mi olduğu konusunda 'hükmü ertelemek ya da askıya almak' manasındaydı. Fakat bu basit bir genel prensip meselesi değildi. Bu meselede hükmün bekletileceğini ilan ettikleri zaman akıllarındaki somut örnek, yaşam biçimlerinde son derece lâdin (din dışı) olan Emevi sultanları idi. Yani bu safhada adaletsizliği her mütedeyyin Müslüman için bariz olan hükümdarları kâfir olarak tanımayı reddetmekti. Bu tavırları Mürcilerin muhaliflerine kökten tenkitler için hayli cesaret verdi. 
 

Prof. Dr. Muhammed Abid Cabiri'nin Arap Ahlaki Aklı (İlimyurdu:2016) adlı

kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Emevi taraftarları "imanı" Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe kalp ile inanmaktan ibaret sayıyorlar, şeriatın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından uzak durmak gibi ameli meseleleri imandan bir parça olarak görmüyorlardı. Emevi taraftarlarına göre Müslüman kişi bazen günah işlese, hatta büyük günahlardan birini işlese bile, yine de Müslümanlardan sayılmalıydı. Bu bakış açısını yürütmelerindeki hedef, zalimlik ve fâsıklıkla suçlanan Emevi halifelerini iman dairesi içinde göstermek ve onlara karşı girişilen devrim hareketlerini caiz görmemekti.
 

Mürcie Tavrının Yaygınlaşması

Mürcienin teşekkülünün, 679-694 tarihleri arasında gerçekleştiği söylenebilir. Çünkü Muâviye’nin işbaşına gelmesinden sonra başlatmış olduğu Hz. Ali’yi lanetleme ve Hz. Osman’ı övme kampanyası ve Haşimi olsun veya olmasın pek çok kimsenin buna tepki göstermesi sonucu, Hz. Ali ve Osman hakkında irca fikrini benimsemek, hicri birinci asrın ortalarından itibaren, bizatihi siyasi bir tavrın işareti hâline geldi.

O zamana kadar, bu fikir benimsenmiş olsa bile, muhtemelen siyasi bir tavır olarak görülmüyordu. Ancak hicri ilk asrın yarısından sonra, işin içerisine Ali’yi veya Osman’ı sevmek ve onlara düşman olmak kavramları sokularak politik alana taşınınca, artık Hz. Ali ve Osman’ın durumlarıyla ilgili bir irca, siyasi bir tercih olarak görülmeye başlandı. Çünkü böyle bir fikir hem Haricilerin hem Muâviye’nin hem de Haşimilerin son iki halife ile ilgili görüşlerinin reddi anlamına geliyordu.

Hz. Ali ve Osman’ın durumlarının Allah’a bırakılmasının bizatihi siyasi bir tavır olarak benimsenmesi, onların cennetlik ve cehennemlik olduğu konusunda herhangi bir hükümde bulunulmaması, bunun genişletilerek bütün büyük günah işleyenler için de uygulamaya konulması şeklindeki ilk irca fikrinin kurumlaşması ve bunun zümrelere mal olması ancak bu tarihlerde olmuştur.
 


İslam Mezhepler Tarihi El Kitabı'ndan (Grafiker: 2016) kısaltılarak alınmıştır.
 

Mürcienin Mevali Haklarına Odaklanması

Mürcie, Emevî-Haşimî iktidar çekişmesinden bunalan, Arap asıllılar ve Emeviler tarafından ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören ve ilmi başarılarıyla toplumda itibar kazanmaya çalışan mevali kesimi arasında büyük ilgi gördü. Hariciler ve Şia’nın aksine Mürcie, iktidarı ele geçirme gibi bir gaye gütmediğinden Emeviler onların faaliyetlerine engel olmadı ve onları çeşitli görevlere getirmekte bir beis görmedi. Kendilerini ilme veren bu mezhep mensupları, iç çekişmelere ve iktidar kavgalarına taraf olmadılar. Daha çok Horasan ve Maveraünnehir’de yürütülen fetih hareketlerine katılmak suretiyle kafirlerle cihadı tercih ettiler ya da kadılık ve imamlık gibi resmi görevler üstlendiler. Bu durum, Küfe ve Basra’daki mevaliyi, Mürcie’nin fikirlerini benimsemeye ve kurtuluşu bu mezhebin fikirlerinde görmeye şevketti. 

Mürcie, Emevilerin Irak valisi Haccac’ın yeni Müslüman olan mevaliden haraç ve cizye almasına karşı çıktı. Onlar müminlerin eşitliğini savundu. Mevaliye bu konuda en büyük destek Kurra’ (Kur’an öğreten ve öğrenen) kesiminden geldi. Çünkü onların içerisinde pek çok kimse mevali sınıfındandı. Bu olaylardan sonra onların Emevilerle olan ilişkileri bozulmaya başladı. 

Mürcie, Emevi halifeleri arasında en büyük desteği Ömer b. Abdilaziz’den gördü. Onun dönemi Mürcie’nin zafer yılları oldu.

Yeni Müslüman olmuş kimseler adına Horasan ve Maveraünnehir’de yapılan Mürciî mücadeleyi Ömer b. Abdilaziz’e anlatmak üzere bir heyet geldi. Bu heyet içerisindekilerin şikayetlerini dinledi ve onlara destek sözü verdi. Bunun üzerine bölgedeki mevali üzerinden haraç ve cizye kaldırıldı ve binlerce insan bu Mürciî şahsiyetlerin yardımıyla Müslüman oldu. Ömer, Haricilerle mücadelede de Mürcie’yle işbirliği yaptı. 

Ömer b. Abdilaziz’den sonra tekrar Horasan ve Maveraünnehir’de halktan cizye ve haraç alınması üzerine halk bu uygulamayı protesto etmek üzere toplandı. Bazı Mürciîler de sırf bu kararı protesto etme konusunda yardım etmek için onların yanında yer aldı.

Haris b. Süreye, yeni Müslüman olmuş kimselerle Emevîler’e karşı oniki veya onüç yıl süren ve onların yıkılışını hazırlayan bir isyan başlattı. En önemli desteği Aşağı Toharistan, Cüzcan, Faryab, Talikan ve Belh’ten aldı. Bu desteğin altında, “Haris b. Süreyc’in hareketinin Mürciî bir hareket” olması yatıyordu. 

Haris b. Süreye, 737 yılından itibaren Esed’e karşı mücadelesine Toharistan’da yanlarına sığındığı Hakan’la birlikte devam etti. Nasr’ın ordusuyla savaşmayı sürdürdü. O, 744’e kadar yaklaşık onüç sene Türk bölgelerinde kaldı. 745 yılında Nasr’la anlaşarak Merv’e döndüyse de, tekrar uygulamaları eleştirerek isyan etti ve 746 yılında pek çok yakın, ve taraftarıyla beraber öldürüldü. Haris, bu mücadelesinde Cehm b. Safvan ve diğer meşhur Mürciilerden büyük destek aldı. Haris, Horasan ve Maveraünnehir’de sadece Mürciî fikirlerin yayılmasında değil, İslâm’ın yayılmasında ve insanların topluca İslâm’a girmesinde de önemli bir rol oynadı. Onun, Türklerle birlikte kaldığı yıllarda, İslâm’ı yayma faaliyetlerine devam ettiği anlaşılmaktadır. 

Mürcie, Emevilerin sonlarında Haris ve taraftarlarının yenilgiye uğraması ve pek çoğunun öldürülmesi sonucu, Horasan ve Maveraünnehir’de önemli ölçüde güç kaybetti. Böylece, Mürcie’nin mevaliye Müslüman Araplar karşısında eşit haklar sağlama ve onlara karşı adil davranılmasın! isteme mücadelesi yarıda kaldı. 
 

Prof. Dr. Toshihiko İzutsu'nun İslam Düşüncesinde İman Kavramı (Pınar:2017) adlı

kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Yeni İslam’a Girenler Konusu

İnanç (iman) nedir?' 'İslam nedir?' ‘Özellikle İslami bağlamda, iman etmek ne demektir?’ Bu yeni ortaya çıkmış Müslüman cemaatin karşısına çıkan en önemli teorik sorunlardan biriydi.

Anlaşılabilir bir durum. Şöyle ya da böyle bir formülasyona acilen ihtiyaç duyulmuş olduğu açıktır. Bu ihtiyacı, İslam'ın hızlı ilerleyişi daha acil kıldı. Çok farklı kültürleri ve dini geçmişleri olan insanlar camiaya katıldılar. Yeni katılanlara hangi şartları yerine getirdikleri takdirde tam olarak Müslüman ismine layık olacaklarının anlatılması gerekliydi. Müslüman olmanın asgari gereği sadece İslam’a yeni iltihak edenler için değil, kendilerini dört bir yanda inançsızlarla çevrili bulan Müslümanlar için de büyük bir soru idi. 

Soru ta nebi zamanında gündeme gelmiş ve çeşitli çabalarda bulunulmuştu. Hadisten öğrendiğimize göre, soru İslam’ın ilk çağında iki temel biçimde sorulmuş gibidir. 

  1. Ahirette cennete girmek için ne yapmalıyız? Soru şeklen safiyane ve basittir. [iv]

  2. Kanımızı (canımızı) ve mallarınızı şer'an dokunulmaz kılmak için ne yapmalıyız? Birinciye kıyasla bu çok daha pratik bir sorudur ve doğrudan siyasi içerimleri vardır. [v]

 

Allah'ın resulü dedi ki:

“Bana şu vakte kadar şunlarla savaşmam emrolunuyor ki, başka ilah yoktur ve Muhammed O'nun elçisidir der, namazı kılar ve zekâtı verirler. Böyle yapan kimse bu şekilde bana kanını ve malım haram kılar, ama İslam'ın meşru kabul ettiği sebepler bunun dışındadır. İnsanların gerçek manada hesaba çekmeye gelince, onu ancak Allah yapabilir.” 

Dikkate değer nokta şudur: Hadis’in açıkça belirttiği gibi, Allah'ın birliği ve Muhammed’in nebiliğine şehadetle, belirtilen diğer şart ve dini görevler İslam’ın resmi koşullarından başka bir şey değildir. Başka türlü söyleyecek olursak, bunları yerine getiren kimse o suretle ‘resmen' Müslüman camianın bir üyesi olarak tanınır. Nebi tarafından verilen cevaplar imanın yapısına derinlemesine inmemektedir.
 

Prof. Dr. Muhammed Abid Cabiri'nin Arap-İslam Siyasi Aklı (Kitabevi:2001) adlı

kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

İman konusunda Saf Mürcie’ye izafe edilen bazı tanımları sunalım. Bazıları şöyle der: 

“İman, Allah’ı tanıma, ona kalple sevgi ve boyun eğme, dille kabul etmedir. Allah, tektir, ona benzer hiçbir şey yoktur. İman, peygamberlerin getirdiğini tanımadır.”

Kaynaklarımız bize bu tanımları yapanlar hakkında yeterli bilgiler vermediğinden bu anlamda “irca’nın hedefinin, Emevî iktidarını meşrulaştırmak üzere “amel”i imanın bir parçası olarak almamak olduğunu söylemek zordur. Öyleyse, bu tanımların kendisi için yapıldığı, Emevîler dışında başka bir “düşünülen” olmalıdır. 

Gerçekten de “Mürcie”nin bu türünden söz eden “firak” kitaplarının anlatım biçimi, “irca’nın Emevilerin davranışını meşrulaştırmak hedefi gütmediğini, bütün gayenin, Fâris (İran) ve Maveraünnehir’de (Orta Asya), düzenlediği görevleri yapmaya imkân sağlayan bilgi ve sosyal konumda olmaksızın, siyasî biçimde İslâm’a boyun eğmiş bulunan yeni Müslüman kitlelere İslâm ümmetinde ve İslâm yurdunda “vatandaşlık” hakkı vermek olduğunu düşündürür. Bir de buna, onların bir yandan Arapça bilmediklerini öte yandan da tevhide dayalı olmayan (Mecusilik, Maniheizm, halle putperestliği gibi...) dinleri benimsemiş olduklarını eklersek, bunlara İslâm ümmeti içinde “vatandaşlık” hakkı vermenin, onları kapsayacak ve içerecek biçimde “iman” tanımının yapılabilmesini gerektirdiğini kavrarız. Ayrıca buna, sorunun ekonomik boyutlar içerdiğini de eklersek (hatta Müslüman olduktan sonra bile bu ülkelerin halkına cizye yüklenmesi; bu bölgelerdeki yöneticilerin ortaya attığı meşruluk gerekçelerinden birisi, halkın yüzeysel Müslümanlığıdır...), “iman’ı esnek biçimde tanımanın, onları ve davalarını savunma anlamına geldiğini kavrarız. 

“İman” tanımlarının bu türden bir “okunuş’unu haklılaştıran durumlardan birisi de ancak bu biçimde anlaşılabilecek başka tanımların yapılmasıdır. Bunlardan birisi, Malatî’nin belirttiği Mürcie’nin bir bölümünün yaptığı tanımdır: 

“Savlarına göre, gerçek biçimde kelime-i şehadet getiren (lâ ilâhe illallah), ne yaparsa yapsın cennete girer. Şirkle birlikte iyilik yarar sağlamadığı gibi, tevhidle birlikte kötülük de zarar vermez. Büyük kötülükler yapsa; farzları terk etse ve büyük günahlar işlese bile...”

Eş’arî, Mürcie’nin bu sınıfı içinde, Ebu Hanife ve arkadaşlarını da sayar, onlar hakkında şunları söyler:

“Savlarına göre iman, Allah’ı tanımak, Allah’ı kabul etmek, Peygamberi tanımak, Allah’tan getirdiklerini topluca yorumsuz kabul etmektir.”

Şunu ekliyor: 

“Ebu Osman el-Âdemî, şunu belirtir: Ebu Hanife ile Ömer bin Ebî Osman es-Şemzî, Mekke’de bir araya geldi. Ömer, ona şöyle sordu: Yüce Allah’ın domuzu haram kıldığını savunan, ama belki de Allah’ın haram kıldığı domuzun bu gösterilen domuz olduğunu bilmeyen kişi hakkında ne dersin? Ebu Hanife “mümindir” dedi. Ömer, şöyle sordu: Şayet Allah’ın Kabe’ye haccı farz kıldığını savunan, ama belki falan yerdekinden başka bir Kabe olduğunu bilmeyen için ne dersin? Ebu Hanife “mümindir” dedi. 

Açıktır ki bu türden bir İslâm konusundaki bilgisizlik, ancak yeni Müslüman olmuş ya da çevrede Müslüman toplumun uçlarında yaşayanlar için düşünülebilir. Dolayısıyla, özel bir türün dayandırıldığı “irca”, yeni Müslümanlara ve uzak bölgelerdeki halka yorulur. Ünlü fakih Ebu Hanife, gerçekten de bu türden Müslümanların bulunmadığını bilmeseydi, böyle bir fetvayı asla ortaya atmazdı. 

Böylelikle bu türden irca, büyük günah işleyenin hükmünü kıyamet gününe erteleme anlamına gelmez, dolayısıyla onun Emevîlerle ve davranışlarıyla ilgisi yoktur. Bu anlamda irca, “reca” (ümit) dileğidir. İslâm’ın farzlarını ve haramlarını bilmeyen bu yeni Müslümanların bağışlanma ümididir. Dolayısıyla, onların İslâm ümmeti içindeki “vatandaşlar” olarak görülmesi, yaşama haklarının alınmasına ve onlara cizye vergisi konulmasına izin vermez; bilakis yapılması gereken, onlara siyasî, sosyal ve ekonomik alanlarda Müslüman müminler olarak davranılmasıdır. İşte bu, bazı kaynakların belirttiği üzere, Horasan’da “ircâ’ya verilen anlamın ta kendisidir.

Horasan halkının ircası, şu kötü görüş değildir:

“İman, amelsiz (eylemsiz) sözdür, eylemin terki imana zarar vermez. Bilakis onların ircası, günahları dolayısıyla insanları tekfir eden Havaric ve başkalarına cevap olmak üzere, büyük günah işleyenlere bağış ummalarıdır. Umuyorlardı, günahlar dolayısıyla tekfir etmiyorlardı.”

Metin sahibinin belirttiği “kötü görüş”, belki de özellikle Basra’daki “ibahî” toplulukların görüşüdür. Bu kent, ırkların, dinlerin ve düşüncelerin kavşak noktasıydı, daha çok bugünkü Hong Kong’a benzerdi. Oradaki bütün insanlar, dinî görevlerine bağlı değildi. Bilakis bazıları, iman yalnızca “lâ ilâhe illallah, Muhammed rasulullah”ı tanımaktır, yalnızca bu şehadeti kabul, yeterlidir dedirtecek ölçüde “liberal”di. Çünkü “Tevhidle birlikte günah (ma’siyet) zarar vermediği gibi, küfürle birlikte itaat da yarar sağlamaz.” Açıktır ki “iman”ın bu türden bir “liberal” anlaşılmasının ardında siyasî dürtüler yoktur, yalnızca sosyal bir gerçeği yansıtır.
 

Prof. Dr. W.Montgomery Watt'ın İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri (Sarkaç:2010)

adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Mürcie İçinde İmam-ı Azam’ın Yeri

Mezhepler tarihçilerinin, Mürcie, hakkında verdikleri bilgilerde gözüken bu Mürciilerin birçoğu, hayali veya önemsiz kişilerdir; buna rağmen Ebû Hanife gibi önemli bir istisna da vardır. 

el-Fıkhu’l-Ekber denen eser, Ebû Hanife’nin asıl görüşlerini arz edebilir. 5. makale, irca’nın temel akidesini ifade eder: 

«Biz, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin işi hakkındaki kararı Allah’a bırakırız.»

1. Makale, ana Harici akidesinin bir inkarıdır: 

«Biz, herhangi bir kimseyi günahları yüzünden kafir olarak ilan etmeyiz ve kimseyi imandan dışarıya çıkarmayız.» 

 

Eş‘ari’nin rivayetine göre, Ebû Hanife’nin görüşünün diğer bir tezahürü şu idi: 

«İman cüz’lere ayrılamaz ve artıp-eksilmez ve insanlar, iman konusunda birbirlerinden üstün değildir.»

Bu görüş, muhtemelen şu fikirden çıkarılmıştır:

“İman, bir kimseyi ümmetin mensubu kılan bir şeydir ve ümmete mensûb olmakla olmamak arasında bir orta mekân yoktur.” 

Prof. Dr. Muhammed Abid Cabiri'nin Arap-İslam Siyasi Aklı (Kitabevi:2001) adlı

kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Cebriye Mürciesi

Kitapların “Cebriye Mürciesi” dediklerine ve şiddetle saldırdıklarına gelince; görüşleri, ancak gerçek siyasî çerçevesine oturtulunca anlaşılabilir. Konu, Cad bin Dirhem ve Cehm bin Safvanla ilgilidir.

Ca’d bin Dirhem ve arkadaşı Cehm bin Safvân’ın görüşlerini, siyasî etkinlikleri ve Emevîlecre muhalefet çerçevesindeki hareketleri ışığında okumayı gerekir. Ca’d bin Dirhem belirgin muhaliflerdendi. Irak’ta Yezid bin Abdülmelik’e başkaldıran, onu tanımadığını açıklayan ve hilafetin Müslümanların şurasıyla olması gerektiğini halifenin Allah’ın kitabı ve peygamberinin sünnetine göre hareket etmesi gerektiğini, savunan Yezid bin Mühelleb hareketine katılmıştır. Cehm bin Safvân’a gelince, Umeyye oğulları iktidarına karşı ayaklanan, şûrayı, Arapların ve mevalînin eşitliğini savunan, yabancı (Arap olmayan) Müslümanlardan cizye vergisinin kaldırılacağını ve savaşçılarının ataya ortak edileceğini vadeden isyancı Haris bin Süreye’in veziri olmuştur. 

Cehm’in ircâ'yla ilgili görüşlerini, Eş’arî özetleyerek şöyle sunuyor: 

“Murcie’nın bir bölümünün savlarına göre, Allah’a îman; Allah’ı, peygamberlerini, yalnızca Allah’tan bütün getirdiklerini tanımadır. Tanıma dışındaki, dille ikrar, kalple boyun eğme, Allah’ı ve peygamberini sevme, onlara saygı, onlardan korkma ve organlarla amel (ibadetler), iman değildir. Allah’a küfür, onu tanımamadır. İman ve küfür, öteki organlarda değil, yalnızca kalpte olur.” 

Bu türden bir söz, Arapça bilmeyen ve dinin emirlerini yapmayan yabancı yeni Müslümanların eşitliğini yerleştirdiği biçiminde anlaşılabilir. Bu ülkeler, fetih ve karşı “fetih” işlemlerine sahne olan topraklardı. İslâm orada henüz yerleşmemişti. Ayrıca eski dinler yerleşikti, buradaki İslâm mıntıkalarında eşitlik talebi hareketi yaygındı. Burada “iman”ın, yalnızca “Allah’ı, peygamberini ve sadece Allah’tan getirdiklerini tanımadır” biçiminde tanımı, bu bölge sakinlerinin İslâm’ı kabulleriyle birlikte İslâm yurdunda tam “vatandaşlık” hakkını tanıma anlamına gelir. İşte bu durum, onların dinen cizyeden muaf tutulmasını gerektirir. Burada “irca" Emevîlerin çıkarına değildir, bilakis onların malî siyasetine karşı bir tür protestodur.
 

 

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra'nın Mezhepler Tarihi (Çelik: 2011) kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Mürcienin Aşırı Uçlara Kayması

Şüphesiz, ihtilâflara dalmamak ve büyük günah işleyenin durumunu kıyamet gününe ertelemek, doğru bir metottur. Çünkü, bazı günahkârların günahlarının affedilmesi, kötülüklerinin iyiliklerle telafi edilmesi mümkündür. Ancak, bunlardan sonra türeyen bir grup, büyük günah işleyenler hakkındaki bu çekimser tavırla yetinmediler ve daha da ileri giderek, “imanla beraber, hiçbir günahın zarar vermeyeceği” görüşünü ileri sürdüler. 

Hatta, bazıları daha da aşırı giderek, imanın sadece “kalben tasdik” olduğunu iddia ettiler. Bunlara göre, böyle bir kişi, “darü’l-İslâm”da bile, diliyle küfür ilanında bulunsa, putlara tapsa, Yahudi veya Hıristiyanlara katılsa, haça taparak “teslis” ilanında bulunsa ve bu hâl üzere ölse, yine de Allah katında da kâmil bir mümindir ve cennetliktir.''

Bütün bunlardan, Mürcie’nin amel-iman ilişkisinde, ameli küçümsemekte aşırı gittikleri, salihlerin cennete, salih olmayanlarınsa cehenneme gitmelerinde amelin işlevi hiçe saydıkları, anlaşılıyor. Bunlar, imanın aslını dahi hafife alarak, imanın hakikatini dahi değiştirerek, imanı sırf kalbi bir anlayışa dönüştürmüşlerdir.  

Tüm müfsitler, aldırışsız kimseler kendilerine bu mezhebi seçtiler. Art niyetliler bu mezhep altında toplanarak, bunu günahlarına bir gerekçe, fesatlarına yatak ve kötü niyetlerine mekân edindiler. Böylece, bu mezhep, çoğu müfsitlerin arzularına uygun bir mezhep haline geldi. 

Bütün bu anlatılanlardan, özet olarak, Mürcie’nin, değişik anlayışlarda iki grubun mezhebi olduğu, sonucuna varabiliriz. Birinci grup, sahabe arasında görülen ihtilâflar ve daha sonra Emeviler döneminde görülen ihtilâflar hakkında, hüküm vermekten kaçınmıştır. İkinci grup ise, Allah’ın affının her şeyi kuşattığım savunarak, Allah-u Teâlâ’nın küfür dışındaki her günahı affedeceği hükmünü vermişlerdir. Bunlara göre, küfürle beraber itaatin, nasıl ki, faydası yoksa, imanla beraber, günahın da zararı olmayacaktır.

Bazı âlimler, Mürcie’yi “Sünnet Mürcie’si” ve “Bid’at Mürcie’si” diye iki kısma ayırırlar:

Sünnet Mürciesi, büyük günah işleyenin günahı miktarınca azap göreceğini, ama ateşte ebedi olarak kalmayacağını savunanlardır. Bunlara göre, belki de Allah-u Teâlâ, ona hiç azap etmeyerek affedebilir ve rahmetine dâhil edebilir. “Bu, Allah’ın dilediğine verdiği fazlıdır. Allah, büyük fazl sahibidir.” Çoğu fakih ve muhadisler de bu kısma dâhildirler.

Bid’at Mürcie’si ise, küfürle beraber itaatin fayda etmeyeceği gibi, imanla beraber günahın zarar vermeyeceği, görüşünü savunanlardır. Daha çok, Mürcie ismiyle bunlar kastedilmiştir. Kınananlar da bunlar olmuştur.
 

Prof. Dr. W.Montgomery Watt'ın İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri (Sarkaç:2010)

adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Tepkiler

Emeviler devrinde, umumi dini hareketin daha dindar mensupları arasında, şüphesiz derin bir ahlaki ciddiyet vardı. Hasan el-Basri, bunun bir örneğidir; fakat diğer birçok kimse de mevcuttu. 

Basra ve Bağdat’ta yaşamış ve büyük ölçüde bir müfessir olarak kabul edilen Mukatil b. Süleyman (767) meşhur olmasını sağlayan iddia, «iman’ın bulunduğu yerde, günah hiçbir zarar vermez» şeklindeki iddiası idi; yani ümmete mensubiyetini şirk ile kaybetmemiş bir insan, günahtan dolayı ebediyyen cezalandırılmayacaktır. Bu görüş, birçok alime, ahlaki gevşekliğin cesaretlendirilmesi olarak göründü. Bu, muhtelif akidelerde açıkça reddedildi; mesela et-Tahavi’nin akidesinde «Biz, imanın bulunduğu yerde, günah failine zarar vermez demeyiz; biz, iyi işler yapan müminler için cenneti ümid ederiz; fakat bundan kesinlikle emin olmayız.» 

Birçok alimin ahlaki ciddiyetine rağmen veya belki de sırf bundan dolayı, her Müslümanın, bağışlanmayacak şirk suçu işlememiş olması şartı ile, sonunda cennete kavuşacağı geniş ölçüde kabul edilir olmuştur. Bu istisna, Kur’an’da açıkça ifade edilmiştir: «Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz; bundan başkasını dilediğine bağışlar...» (Nisa 4/48-51, 116) Tahavi devrinden itibaren bu nokta, büyük ölçüde işlenmişti; çünkü o derki (13. Makale), «Büyük günah işleyenler, cehennemdedirler; ancak ölümleri sırasında muvahhid olmaları şartıyla temelli olarak cehennemde kalmayacaklardır.» Sonra o, biraz önce zikredilen ayeti naklederek şöyle devam eder:

«Eğer O, dilerse, adaleti ile onları, suçları miktarınca, cehennemde cezalandırır; sonra Rahmeti ve kullar arasında O’na itaat ederek bu vasfı kazanmış şefaatçıların şefaati ile onları cehennemden çıkarır ve cennete koyar».  
 

Prof. Dr. Toshihiko İzutsu'nun İslam Düşüncesinde İman Kavramı (Pınar:2017) adlı

kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Mürcîlerin İslam ilahiyatının gelişmesi yolunda en kayda değer katkıları, doğrudan ve can alıcı bir tarzda imanın öz yapısının ne olduğu sorusunu ortaya atmış olmalarıdır. Her ne kadar Müslüman alimlerin birçoğu Mürcileri ‘salih amel'in önemini küçük göstermiş ve hatta onu imânın kavramsal sahasından tamamen uzak tutmuş oldukları için şiddetle eleştirmiş iseler de onlar bu hususa dikkat etmiş ve önemini itiraf etmişlerdir.
 

Prof. Dr. Sönmez Kutlu'nun Tarihsel Din Söylemleri Üzerine Zihniyet Çözümlemeleri

(OTTO:2016) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Mürcienin İslam Düşüncesine Katkıları

Mürcie, iman, küfür, büyük günah ve amel-iman ilişkisi konusunda Hariciler ve hadis taraftarlarına; imamet konusunda Şiaya; va’d ve vaîdle büyük günah meselesinde Mutezileye karşı çıkarak fikir özgürlüğü, adalet ve hoşgörü esasına dayalı bir iman nazariyesi geliştirmiştir. Aslında onlar, Haricilerin, kendileri gibi düşünmeyenleri ve Hz. Ali ile taraftarlarını ve bütün Müslümanları tekfir ve tedhiş eylemlerine başvurmaları neticesinde böyle bir fikri ileri sürerek, sahabeyi tekfir edilmekten ve büyük günah işleyenleri de onların katliamından kurtardılar. Bu nazariyede, bütün Müslümanların iman bakımından eşitliğini ve hiçbir Müslümanın, Allah’a iman ettiğini açıkça belirttiği müddetçe, İslam’ın dışında kabul edilemeyeceği ve ona gayrimüslim muamelesi yapılarak haraç ve cizye alınamayacağı tezi savunulmuştur. 

Dini, birlik ve beraberlik içinde yaşanan bir olgu olarak kabul eden Mürcie, teorik olarak, birbirine muhalif Müslüman mezhep ve kabilelerin, Allah’a inandıktan müddetçe, birbirini öldürmelerini ve tekfir etmelerini bırakarak bir arada yaşamak zorunda olduklarını iddia etmesi dolayısıyla, mezhep kavgalanmn ve kabile çekişmelerinin yoğun olarak yaşandığı Küfe ve diğer büyük şehirlerde, özellikle yerleşik hayata alışkın Arap olmayan Müslümanlar arasında büyük ilgi gördü. Ayrıca Müslümanların eşitliğini ve onlardan cizye ve haracın kaldırılmasını savunduğu için Horasan ve Maveraünnehir’de yeni Müslüman olanlar (mevalinin) arasında da çok sayıda taraftar kazandı. 

Akılcılığı benimseyen ve sistematize eden ve tarihe Rey taraftarları olarak geçen Mürcienin itikadi ve fıkhi konularda ileri sürdükleri görüşlerinde, daima dinde kolaylık ilkesine önem vermeleri ve mensuplarının özellikle mevali kesiminden olması gibi sebepler, Mürcieyi yeni fethedilen bölgelerde ortaya çıkan sosyal, ekonomik ve siyasi pek çok problemle ilgilenmeye ve bunlara çözüm üretmeye sevk etti. Böylece Mürcie, ileri sürdüğü bu görüşleri sayesinde, Horasan ve Maveraünnehir’de yaşamakta olan çeşitli milletlerin, özellikle Türklerin topluca Müslüman olmasını kolaylaştırdı. Hatta Mürcienin iman nazariyesi, Horasan ve Maveraünnehir’de yeni Müslüman olanların Arap Müslümanlarla eşit haklara sahip olabilmek için Emevi zulmüne karşı sürdürdükleri mücadelenin temelini oluşturdu. Diğer taraftarı onlar, zaman zaman Arap olmayan ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören yeni Müslümanlarla birlikte devletten bazı reformlan gerçekleştirmelerini istediler. Mürcie, kardeşlik ve eşitlik, birlik ve beraberlik, barış ve adalet anlayışı üzerine kurulu iman nazariyesi geliştirmekle, İslam dünyasında uzun süre şiddet estiren Haricî fanatizminin sonunu hazırladı. Haricilik, bedevi kültür ve kapalı toplumun temsilcileri iken, Mürcie, hadari kültür ve çoğulcu medeni toplumun temsilcisi olmuşlardır. Başka bir ifadeyle bu iki mezhepten birincisi bedevi zihniyetin, İkincisi medeni zihniyetin temsilcisidir. 

Ayrıca bu zihniyet, Maturidiliğin doğuşuna ve fikrî sisteminin gelişmesine zemin hazırlamıştır. “Her kul tek başına Allah’ın huzurunda hesap verecektir.” şeklinde bir prensip benimseyerek ferdî sorumluluğu esas alan bir din anlayışının öncüleri olmuşlardır. Diğer taraftan yönetici ve halifenin halkın rızası ve seçimiyle işbaşına gelmesini savunmakla meşruiyetin kaynağını halka devretmek istemişlerdir. Türklerin Müslüman olmaları ve Maturidiliği benimsemeleri, büyük ölçüde Mürcienin bölgedeki hâkimiyeti ve temsil ettiği ılımlı/uzlaşmacı teolojisi sayesinde olmuştur. 

İman-amel ayrımı yapmaları, bazı kesimlerce istismar edilerek amellerin hafife alınmasına sebep olmuştur. Ancak böyle bir ayrımın yapılmasından maksat amelleri inkâr etmek veya hafife almak değildir.