3. Görüş: Vasıl b. Ata’nın Hasan-ı Basri’den Ayrılması

Mutezile’nin ilk temsilcileri olan Vasıl b. Ata ile arkadaşı Amr b. Ubeyd kendilerinden önceki şeyhlerle ilişki halinde idiler. Bunların yanında çeşitli meseleler araştırılıyor, cüziyat şerhediliyordu. Mutezile kelimesinin tarihi Vasıl b. Ata’nın kendisinden önceki iki önemli taife ile ilişkisini açığa çıkarmaktadır. Bu iki taife bir yönüyle Kaderiyye öbür yönüyle de akli tevilin öncüsü olan Cehmiyye’dir. Bu her iki taife de o dönemde Beni Ümeyye'ye karşı İslam toplumunun tepkisini ve feveranını temsil etmekteydi.

Biz öyle sanıyoruz ki, bütün görüşler ve fikirler Hasan el Basri’nin medresesinde de cereyan ediyor, orada çarpışıyordu. Medresenin şeyhi, etrafında değişik görüşler ve yorumlar yapılabilen derslerini genel prensipler çerçevesinde vermekteydi. Mabed el Cüheni ile Gaylan ed-Dımışki’nin onun derslerine katıldığını da biliyoruz. 

(Mezhep) Fırak tarihçileri Hasan el-Basri'nin meclisinde geçen ve herkesçe bilinen şu hikayeyi aktarmaktadırlar.

Hasan el-Basri'nin meclisine bir adam gelerek şöyle dedi: “Ey dinin imamı! Günümüzde, büyük günah işleyenleri tekfir eden bir topluluk türedi. Bunlara göre kebire (büyilk günah) küfürdür ve insanı dinden çıkarır. Bunlar Havaric bakiyesidir. Başka bir cemaat de kebair ehlini ümitlendirmekte, kebirenin imana bir zararının olmayacağını söylemektedir. Bunlara göre de amel imanın rüknü değildir. Küfürle birlikte taat fayda vermediği gibi imanla beraber masiyet de zarar vermez. Bunlar ümmetin mürciesidir. Sen itikad açısından bu hususta bize nasıl bir yol önerirsin ve bu meseleyi nasıl çözersin?”

Bunun üzerine Hasan el-Basri biraz düşündü, cevap vermeden önce Vasıl b. Ata şöyle dedi: 

“Bana göre kebire işleyenin ne mutlak mümin ve ne de mutlak kâfirdir. Bu durumda o “el-menzilet’ül beyne’l menzileteyn”dedir. Ne mümindir ne de kâfir.”

Bunları söyledikten sonra kalkıp mescidin revaklarına doğru yöneldi ve burada Hasan el-Basri’nin cemaatinin sorduğu sorulara cevap veriyor ve görüşünü tekrarlıyordu ki, Hasan el-Basri: “Vasıl bizden ayrıldı” (itizal etti) dedi. Böylece o ve arkadaşları Mutezile olarak adlandırıldılar. 

Bu ismin onlara verilmesinin sebebi, tüm ümmetin bağlı oldukları mezhepten ayrılmış olmalarıdır.
 

Ortayol Arayışı I: Mutezile

Kelam'a Giriş (Anadolu Ünv.: 2013) kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Mutezile, hicri II. asrın başlarında Basra’da ortaya çıkan, kendisine ait özel görüşleri olan ve Kelamın kurucusu olarak kabul edilen bir ekoldür.  

Ortaya çıkaran ihtilaflarla birlikte selefin genel tutumu, onların yanlış yolda olduklarını belirterek bu tür tavır ve yaklaşımlardan uzak durmayı tavsiye şeklinde olmuştur. Buna rağmen özellikle yeni Müslüman olanlar arasında bid’at kabul edilen fikirlerin yayılıp taraftar bulmasına engel olunamamıştır.

İslam akaidini savunmada naklin yanında akli ve felsefi delillerin kullanılmasını da gerekli gören hatta nakli, akli prensipler ışığında yorumlama ilkesini öne alarak selefin metodundan farklı bir yol izleyen Mutezile’nin kullandığı metoda kelam adı verilmiş; bu metotla İslami akidelerin savunulmasını üstlenen ilme kelam ilmi denilmiştir. Mutezile, bu ilmi ilk defa sistemleştiren ekoldür.
 


Kelam El Kitabı'ndan (Grafiker: 2012) kısaltılarak alınmıştır.
 

Mutezilenin Doğuşunu Hazırlayan Sebepler

Siyasi Sebepler

Hz. Osman’ın öldürülmesi, Cemel ve Sıffin vakalarında Müslümanların birbirlerini öldürmesi “büyük günah” ve “tekfir etme” problemlerini gündeme taşımış; “Bile bile bir Müslümanı öldüren kimse, ebedi olarak cehennemde kalacaktır” (Nisa 4/93) ayetinden hareketle,

  • Büyük günah işleyen kimsenin durumu nedir?

  • Mümin midir, kâfir midir, münafık mıdır?

  • Bunlar öldükleri zaman cennete mi yoksa doğrudan cehenneme mi gideceklerdir?

  • Cehenneme giren bir kimse tekrar oradan çıkacak mıdır?

 

gibi inanç sorunları ortaya çıkmıştır. 

Cemel ve Sıffin vak’alarına ve hakem olayına katılanları tekfir eden Hariciler, büyük günah işleyen kimsenin fasık ve kâfir olduğunu, böyle bir kimsenin katlinin vacip, ahiretteki durumunun ise, ebedi olarak cehennem olduğu hükmüne vardılar. 

Tam bu aşırı dini yorumculuğun karşısında konumlanan Mürcie ise, amelin, imandan bir cüz olmadığı, bir kimsede iman varsa, ne kadar günah işlerse işlesin imanına zarar vermeyeceğini ileri sürdüler. Böyle bir kimse hakkında son hükmü ise Allah verecektir, diyerek Mürcie, kebire işleyen hakkındaki karan Allah’a havale eden bir yaklaşımı benimsemiştir. 

İşte Mutezile’nin bu iki aşın uç arasında konumlandığını görüyoruz. Onlara göre büyük günah işleyen kimse ne mümindir ne de kâfir; aksine, fasıktır. Mutezile bilginleri bu anlayışlarını el-menzile beyne’l- memileteyn ilkesiyle ifade etmişlerdir.


Kemal Işık'ın Mutezile'nin Doğuşu ve Kelami Görüşleri (Ankara Ünv.: 1967) 

adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

İslam’ı Savunma İsteği

Mutezile’nin doğuşuna tesir eden amillerden birini de İslam dini ve akidesini yabancı din ve cereyanlara karşı savunma gayretinde aramak lazımdır.

Bazı Müslümanların “zanadıka” adı altında topladıkları bu cereyan sahipleri, gerçekten İslamiyet İçin büyük bir tehlike arz etmeğe başlamıştı. Bunlara karşı mücadele etmek ve saf İslam akidesini her türlü bid’at ve sapıklıkların tehlikesinden korumak gerekiyordu. İşte ilk defa bu hakikati gören Mutezile fırkası oldu. İslamiyet’i tehdid eden bu büyük tehlikenin hangi kanallardan geldiğini ve hangi kaynaklardan beslendiğini başkalarından önce keşfeden bu fırka mensupları, doğuşlarının en önemli sebeplerinden biri olduğunda şüphe etmediğimiz büyük bir mücadeleye girişti. Bu konuda birçok prensipler vazedildi; birçok eserler vücuda getirildi.

Onlar, asıl tehlikenin Hıristiyan ve Yahudi kaynaklarından ziyade, Farslardan geldiğine inanıyorlardı. Bu itibarla Mutezile mensuplarının, İslam akidesinin müdafaası hususunda yaptıkları meşhur münazara ve münakaşaların ekserisinin Farslarla olduğunda şüphe yoktur.

Kelam'a Giriş (Anadolu Ünv.: 2013) kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Fetihler yoluyla sınırlar genişleyince Müslümanlar, yabancı din ve kültür mensuplarıyla iç içe yaşamaya başlamışlar; İslam toplumunda ister istemez bir tartışma ortamı belirmiştir. Özellikle hicri II. asırda yabancı din ve kültürlerle tartışarak İslami inanç ve düşünceleri ilk savunanlar ve bu konuda önemli hizmet görenler Mutezili alimler olmuştur. 

Mutezile geleneği içerisinde yabancı din ve kültürlerle ilişki içerisinde olan ve onlarla mücadelelerde ilk öne çıkan kişi Vasıl b. Ata’dır. Vasıl’ın Hariciler, Şia, materyalistler ve Mürcie kelamını en iyi bilen; İslam’a açıkça zıt görüşleri ve düalistleri(seneviye) en iyi susturan kişi olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca Mutezili alimler Budizm’e mensup olanlar (Sümeniyye), Mecusiler, Mazdekiler, Sabiiler, Maniheistler, inkarcı filozoflar, zındıklar, Hıristiyanlar, Yahudiler, Hint dinlerine mensup olanlarla da tartışmalar yapmışlardır. 

Vasıl b. Ata ve Amr b. Ubeyd’den sonraki dönemde bu mücadeleler devam etmiş, Abbasi halifeleri Mehdi (775-785), Harun Reşid (786-809) ve Me’mun (814-833) dönemlerinde hem ilmi hem de devlet düzeyinde mücadeleler yapılmış, Mutezili alimlerin bilgi ve düşüncelerinden önemli ölçüde istifade edilmiştir. Mesela Harun Reşid döneminde Rafızi suçlamasıyla hapsedilenlerden Mutezili bilgin Bişr b. el-Mu’temir (ö. 825) gibi Budizm konusunda yetkin olan birtakım şahıslar, Sind bölgesinde yönetimin başına bela olan bu fırkayla tartışmaları için serbest bırakılmışlardır. Ebü’l-Huzeyl el-Allaf’ın (ö. 840) da İslam dinini düşünce sahasında savunma amacına yönelik olarak değişik din ve kültür mensuplarıyla yaptığı tartışmaları da burada anmak gerekir. 

Özellikle Allah’ın sıfatları konusunun ele alındığı tevhid prensibinin; insanın kendi fiillerini gerçekleştirmesi konusunda tamamen hür olduğunun; hayır ve şer, salah-aslah, Allah’ın hikmeti gibi konuların işlendiği adalet prensibinin teşekkülünde Mutezile’nin diğer din ve kültürlerle tartışmalarının ve onlara karşı İslam’ı savunma psikolojilerinin önemli rol oynadığını söylemek mümkündür. Halku’l-Kur’an (Kur’an’ın yaratılıp yaratılmadığı) meselesi de bu tartışmalar sonucunda Mutezile’nin önemle gündeme getirdiği bir kelami konu olmuştur.
 

Doğudan Batıya Düşüncenin Serüveni (İnsan: 2015) kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Mutezile Ekolünün Doğuşu Hakkında Gçrüşler

Mutezile kavramı, üç farklı kuşakta değişik anlamlarda kullanılmıştır: 

1. Görüş: Tarafsız Kalıp Ayrılanlar

Birinci yaklaşımda ekolü, Hz. Ali ve Muaviye’nin yanında yer almayan ve daha önce Hz. Ali’yi destekleyenlerin de dahil olduğu, “hangi tarafın haklı olduğunu bilmediklerini” ileri sürerek -fitneden uzak durma ve savaşı haram sayma anlayışıyla tarafsız kalmayı tercih eden ve kendilerine Mutezile diyen grupla irtibatlandırma söz konusudur.  Sonraki Mutezile tarafından da desteklenen bu marjinal yaklaşıma göre ekolün erken dönemle ilişkilendirilmesi söz konusudur.

 

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra'nın Mezhepler Tarihi (Çelik: 2011) kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

2. Görüş: Ali Ailesi

Bazı alimlere göre, bu fırka ilk olarak, Hz. Ali’nin (r.a.) oğlu Hasan’ın, Muaviye bin Ebi Süfyan için hilafetten ayrılması üzerine, Hz. Ali (r.a.)’nin taraftarlarından bir grubun siyasetten ayrılarak kendilerini itikada vermeleriyle ortaya çıkmıştır.

Ebu’l-Hüseyn et-Taraifi, bu konuda şöyle der: 

“Bunlar, kendilerini “Mutezile” (ayrılanlar) diye isimlendirdiler. Bu durum Hz. Ali (r.a.)’ın oğlu Hasan’ın, hilafeti Muaviye’ye devrederek ona biat etmesi üzerine meydana geldi Bunlar, Hasan’dan, Muaviye’den ve diğer tüm insanlardan ayrılarak, evlerine ve mescitlerine kapandılar ve kendilerinin ilim ve ibadetle meşgul olduklarını, söylediler.”

Mutezililer, kendi kitaplarında, mezheplerinin Vasıl b. Ata’dan çok önce ortaya çıktığım ve çoğu ehl-i beytin de kendi mezheplerinin mensubu olduğunu, iddia ederler. Ayrıca, Hasan el-Basri’nin de kendilerinden olduğunu söylerler.

Bizim de görüşümüz bu mezhebin Vasıl b. Ata’dan önce ortaya çıktığıdır. Ehl-i beytin çoğunun Vasıl b. Ata ile aynı yolu izledikleri de doğrudur. Örneğin, Vasıl ile arkadaş olan Zeyd bin Ali (r.a.), bu yolu izleyenlerdendir. Ancak, Vasıl bu mezhebin en belirgin davetçisi olduğu için, çokları mezhebin onunla başladığını bu yüzden söylemişlerdir.
 


Kemal Işık'ın Mutezile'nin Doğuşu ve Kelami Görüşleri (Ankara Ünv.: 1967) 

adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Vasıl’ın Hz. Ali’nin oğlu Muhammed b. Hanefiyye (Ölm. 700) tarafından yetiştirildiğini ve dolayısıyla Kelam ilmini, özellikle itizal fikrini ondan almış olduğunu ileri sürülmektedir. Harizmi (Ölm. 993) de bu görüşü teyid eder mahiyette Ebu Haşim Abdullah’ın, babası İbn Hanefiyye’nin ilmi derecesi hakkında soruIan bir soruya: “Bunu takdir etmeniz için sadece Vasıl ve Amr b, Ubeyd’in İlmi derecelerine bakmanız bile kafidir” dediğini zikretmektedir.

Vasıl, 699 yılında doğmuştur. İbn Hanefiyye’nin ölüm tarihi ise 700 ile 702 yılları arasında değişmektedir. Buna göre Vasıl’ın Kelam ilmini veya itizal fikrini bizzat İbn Hanefiyyye’den almış olması imkansızdır. Görüş kabul edildiği takdirde İbn Hanefiyye’nin oğlu Ebu Haşim’den almış olması akla daha uygun gelmektedir.
 

Ali Sami Neşşar'ın İslam'da Felsefi Düşüncenin Doğuşu (İnsan:1999) adlı 

kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Ali Sami Neşşar'ın İslam'da Felsefi Düşüncenin Doğuşu (İnsan:1999) adlı 

kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

İlk Mutezile Şeyhi Vasıl b. Ata (700-748)

Vasıl b. Ata, büyük ve enteresan bir İslam şahsiyetidir. İslam dünyasında onun hakkında yazan edebiyat tarihçileri onu en büyük Arap belagatçısı olarak görürler. 

Medine'de doğdu. Vasıl b. Ata köle olmasına rağmen hür olarak doğdu. Ancak kaynaklarda ebeveyniyle ilgili herhangi bir şey zikredilmemektedir. 

Medine'de o dönemde dünyadan ve siyasetten itizal etmiş bir topluluk bulunmaktaydı. Bu cemaat kendini ilme ve ibadete vermişti. Beni Ümeyye ailesi, sert ve acımasız sultasını sürdürüyordu. Bu yüzden Muhammed b. Hanefiyye ve evladı Peygamber'in Medine'sine sığınmışlardı. Burada ilim tedris ediyor ve sessizlik içinde tefekkür ediyorlardı. Bununla birlikte Muhammed b. Hanefiyye bir dereceye kadar Beni Ümeyye ailesiyle ihtilaf etmiş ve özellikle Muhtar'ın katlinden sonra Emevi Halifelerine boyun eğmişti. Öyle anlaşılıyor ki, Muhammed b. Hanefiyye ilim tahsili için bir “mektep" inşa etmişti. Ebu Haşim ve Hasan da rüştlerine eriştikten ve düşünceleri olgunlaştıktan sonra burada din ilimlerini ders vermeyi üstlenmişlerdi. 

Verilen dersler, Müslümanların genel olarak bütün dini işlerini içermekteydi. Medine, olup biten hadiselerden uzak değildi. Ensar ve Muhacirin sahabilerin özgür ve ihtilaflara bulaşmamış bakiyesi mevcuttu; ki onlar Kur'an ve Hadis okutuyorlardı. Ve bu Medine'de bir tabii yetişti: Ma'bed el-Cüheni idi.  

Yine Medine'de, sünnete mutlak ve kamil manada uyan Abdullah b. Ömer bulunmaktaydı. İşte Vasıl b. Ata, lbn Hanefiyye evladının medresesinde terbiye görerek yetişti. Şurası muhakkak ki, Vasıl b. Ata, çoğu bilgileri Ebu Haşim Abdullah b. Muhammed b. Hanefiyye'den almıştır. Vasıl'ı Muhammed b. Hanefiyye'nin eğittiği ve yetiştirdiği iddiası doğru değildir. Vasıl'ın, Muhammed b. Hanefiyye'nin oğlu Hasan’dan da ders aldığı kuşkusuzdur. Ondan etkilenmiş olmasına rağmen, irca konusundaki görüşlerine itibar etmemiştir.

Vasıl b. Ata, ilim tahsilini tamamladıktan sonra Basra’ya gitti. Basra, İslam ülkesinin kaynayan kenti idi. Sanki bu kent, birbiriyle çatışan medeniyetlerin ve birbirine zıt görüşlerin buluşma yeriydi. Vasıl, bu kentteki en büyük ilmi halka olan Hasan el-Basri’nin medresesine devam etti. Taşköprüzade, Vasıl’ın, Ebu Haşim’den sonra Hasan el-Basri’nin mülazimi olduğunu ve ondan fıkıh dersleri aldığım kaydeder. Vasıl b. Ata’nın Hasan el-Basri ile olan ihtilafını, ondan nasıl koptuğunu biliyoruz. 

Vasıl b. Ata ve arkadaşı Amr b. Ubeyd’in Hasan el-Basri ekolünün müridleri ve onun ileri gelen arkadaşlarından oldukları kuşkusuzdur. Hasan el-Basri’nin, Vasıl üzerinde elle tutulur, gözle görülür bir etkisi olmamıştır. Vasıl’ın görüşleri Basra’ya gelmeden önce yani Medine’de Ebu Haşim Abdullah b. Hanefiyye'nin yanında, şekillenmişti. 

Mutezile mezhebinin ilk olarak ortaya çıkışı ve yayılması, Vasıl b. Ata vasıtasıyla olmuştur. Vasıl'ın, Ma’bed el-Cüheniyye öğrencilik yapmış olması ve itizal fikrini ondan alması şüphelidir. Zira Ma’bed el-Cüheni Hicri 80 yılından hemen sonra vefat etmiş, Vasıl b. Ata ise aynı yılda dünyaya gelmiştir. Ama Vasıl’ın O’nun görüşlerinden etkilenmiş olduğu muhtemeldir. 

Vasıl b. Ata'nın itizal ilkelerini ortaya koymada en büyük etkiye sahip olduğunu görüyoruz. Bu, onun muarazadaki gücünü ve hasımlarını susturmadaki kuvvetli ve etkileyici kişiliğini göstermektedir. Vasıl aynı zamanda çok iyi bir edip ve birinci sınıf bir hatip idi.  “Ra" harfini kötü telaffuz ederdi. Fakat sözü kullanmadaki ustalığı ve elfazdaki mahareti sayesinde, konuşurken içinde “ra” bulunmayan eşanlamlı başka kelimeler seçer ve bunu dinleyicilerine hissettirmezdi. 

Yazmış olduğu kitaplara gelince; Vasıl’ın birçok müellefatı vardır. Kadı Abdülcebbar, Ebu Huzeyl el-Allaf’ın onun kitaplarından çokça istifade ettiğini zikrederler.

Vasıl b. Ata, Mutezile’nin özelliklerini en doğru şekliyle temsil etmektedir. Abid ve dindar bir kimse idi. Bu özellik aslında tüm Mutezile düşünürlerinde mevcuttur. 

Hicri 131 yılında büyük Mutezile şeyhi Vasıl b. Ata, henüz ellibir yaşındayken vefat etti. Mutezile, onun, hayatında mal ve servet biriktirmediği hususunda görüş birliği içindedir. Cahız: “Vasıl'ın geriye bir dinar ya da bir dirhem bırakmadığı hususunda arkadaşlarımızın hiçbir kuşkusu yoktur" demektedir. Yani o, mal ve servetten istiğna göstermiştir.  

Görüşleri

el-Menziletü Beyne’l Menzileyn

İslam düşüncesi tarihçileri, Vasıl b. Ata’nın kelami görüşlerinin ana merkezinin “elmenziletü beyne’lmenzileteyn” ilkesi etrafında oluştuğunda neredeyse ittifak halindedirler. Öyle anlaşılıyor ki, Vasıl b. Ata bu orta yollu görüşüyle değişik mezheplerin arasını bulmak ve amelle sonuçlanan nazari meselelerde mezhebi ihtilaflardan uzak durmak istemiştir. Çünkü mezhebi ihtilaflar Müslümanları yiyip bitiriyor ve onları istikrarsızlığa ve kan dökmeye kadar itiyordu. 

Vasıl b. Ata’nın döneminde halk çeşitli taifelere, gruplara ayrılmıştı. Kendi aralarında ittifak ettikleri nokta, büyük günah işleyenin fasık olduğu hususuydu. Hariciler ise kebire işleyenin fıskına ilaveten cehennemde ebedi olarak kalacağı görüşünde idiler. İhtilaf ettikleri nokta, kebire işleyenin öldürülüp öldürülemeyeceği hususuydu. Hadis uleması kebire işleyenin mümin olduğunu, akidesinin sahih olacağını, ancak ameli yönünden asi ve fasık sayılacağını söylemekteydi. Dolayısıyla işlediği fıskı onu iman ve İslam’dan ayırmaz. Bu görüşte olanlar Sünnet Mürciesi idiler. Daha sonra ortaya çıkan Hasan el-Basri ise büyük günah (kebire) işleyenin münafık olduğunu söylemiştir. 

Vasıl, kebire işleyene kâfir yahut mümin sıfatının verilmesine karşı çıkarak, böyle kimselere fasık demiştir. Vasıl’a göre fasık olan kişi ne mümin ve ne de kâfirdir. İkisi arasında bir konumdadır, (elmenziletü beyne’lmenzileteyn). Yani iman ve küfür arasında bir yerdedir.

Vasıl şöyle diyor:

“Kur’anı Kerim de kazf (iftirada bulunma) ayetinde bu hususu açıkça belirtmektedir: “Korunan (iffetli) kadınlara (zina suçu) atıp da sonra dört şahit getirmeyenlere de seksen değnek vurun ve onların şahitliklerini ebedi olarak kabul etmeyin. Onlar fasık olanlardır." (Nur: 4) Dolayısıyla kebire işleyenin bu adla isimlendirilmesi vacib olmuştur. “

“Vasıl, imam iyi hasletlerden ibaret görüyor. Bu iyi hasletler kimde toplanırsa ona mümin denilir. Bu bir medih (övgü) ismidir. Fasıkta ise bu iyi hasletler bulunmadığı için medih ismine hak kazanmamıştır. Dolayısıyla mümin olarak adlandırılmaz. Ona mutlak kâfir de denilmez. Çünkü fasıkta da kelime-i şehadet ve diğer ameller gibi inkârı mümkün olmayan sıfatlar mevcuttur. "

Vasıl b. Ata bu görüşüyle aslında fırkalar arasındaki görüş ayrılıklarında ara yolu bulmaya çalışmıştır. 

Prof. Dr. Muhammed Abid Cabiri'nin Arap Ahlaki Aklı (Mana:2015) adlı

kitabından kısaltılarak alınmıştır. 

Vâsıl b. Atâ değerler düzeyinde bu çıkmazdan kurtulabilmek için, iman kavramının “dil ile ifade, kalp ile tasdik, vücudun organları ile amel" unsurlarım bir araya getiren değerini bütünlüğüyle korumaya çalıştı. Aynı zamanda kendisiyle büyük günah işleyenler hakkında hüküm verilen, iman ile küfür arasında üçüncü bir değer daha icat etti. Bu yeni değer fâsıklık (fısk) değeriydi. Ona göre fâsık, "ne tam mümin ne de tam kâfir" şeklinde ifade ediliyordu. 

Vâsıl şöyle diyordu:

"Cemel vakasına ya da Sıffin savaşına katılan ikişerli gruplar içinde, bir grup muhakkak hatalıdır ama bu hatalı olan hangisidir, onu bilemeyiz."

Osman, onun katilleri ve onu orada yalnız bırakanlar hakkında da Vâsıl'ın düşüncesi aynıdır: 

“Lanetleşmede iki taraftan birinin fâsık olduğunda nasıl şüphe yoksa, aynı o şekilde bu olaydaki iki gruptan birinin fâsık olduğunda da şüphe yoktur, ama hangi gruptur, onu bilemeyiz."

Bunun anlamı, Osman zamanında meydana gelen olayların, Talha, Zübeyr ve Ali arasında ve daha sonra Ali ile Muaviye arasında çıkan savaşların, son derece karmaşık ve çetrefilli bir yapıya sahip olduğudur. O olaylardaki doğrulan yanlıştan ayırmak ve birbiriyle çelişen rivayetleri açıklayabilmek, imkânsız değilse bile oldukça zordur. Fakat yine de şu gerçek değişmiyor: Bunlar aralarında savaştı ve Müslümanların ölmesine sebep oldular. O halde hata sabittir. İki taraftan hangisinin suçlu olduğunu tespit etmek mümkün olmadığı için, her iki taraf da zanlı ve şüpheli olarak kalacaktır. 

Ali Sami Neşşar'ın İslam'da Felsefi Düşüncenin Doğuşu (İnsan:1999) adlı 

kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Sıfatların Nefyi

Sıfatların nefyi meselesi, Vasıl'ın çağdaşı olan Cehm b. Safvan’ın Ca’d b. Dirhem'den bunu öğrenmesiyle ortaya çıkmıştır. Vasıl b. Ata da öğrencisi Hafs b. Salim yoluyla Cehm’le irtibata geçmiştir. Cehm aynı şekilde Mutezile şeyhi Vasıl b. Ata ile Basra’da iken de irtibat kurmuş, onunla mektuplaşmıştır. Dolayısıyla Vasıl b. Ata sıfatlar konusunda neden konuşmuş olmasın? 

Mukatil b. Süleyman, Allah'ın sıfatlarını hissi ve maddi anlamda ispata kalkışıyorlar, teşbih ve tecsim gibi galiz yollara başvuruyorlardı. Bütün bunlara karşı Vasıl b. Ata’nın sessiz kalıp onlara cevap vermemesi ve bu görüşleri eleştirmemiş olması makul karşılanabilir mi?  

Mutezile şeyhinin karşılaştığı en önemli mesele sıfatlar konusudur. Vasıl b. Ata’nın sıfatları nefyi konusunda görüş belirtmiştir. Ve bu görüşe de felsefe kitaplarına muttali olmadan önce varmıştır.  

Kader

Bu dönemde üzerinde en çok tartışılan konulardan birisi de kader konusudur. Bütün bu tartışmalar kuşkusuz Vasıl’ın gözleri önünde cereyan ediyordu. Ma’bed el-Cüheni görüşünü açıklamış, Gaylan da ona tabi olmuştu. Hatta Katade, Makhul, Muhammed b. İshak ve çok sayıda İslam fukahası kaderi idiler. Ma’bed el-Cüheni, Mekke ve Medine’deki birçok alimi etkilemişti. Vasıl b. Ata da hayatının ilk ilmi devresini Medine’de geçirmişti. Tüm bu görüşleri duymamış olması ve bunlardan etkilenmemiş olması mümkün müdür? 

Şehristani onun Kaderiyye fırkasının temsilcileri olan Ma’bed el-Cüheni ile Gaylan ed-Dımışki’nin fikirlerine tabi olduğunu söyler. İfadeler Vasıl b. Ata’nın kaderi olduğunu, insan iradesinin özgür olmasını istediğini açıkça göstermektedir.

Ona göre kul, hayır ve şerrin, iman ve küfrün, taat ve masiyetin bizzat failidir: 

“Kul, hayır ve şerrin, taat ve masiyetin failidir. O fiilinden dolayı cezalandırılır.”

Vasıl b. Ata ve Fıkıh Usulü

Vasıl b. Ata Ebu Hanife ve iki büyük öğrencisi olan Ebu Yusuf ve Muhammed b. Hasan’la çağdaştı. Fıkıh usulü ilminin temel kurallarını koymada Ebu Hanife ve medresesinin büyük payı oldu. Bu ilmin birçok esasının ortaya konmasında Mutezile’nin de büyük payının oldu. Aslında Mutezile imamlarının tümü usul ilmi ile uğraşmışlar ve bu konuda eser vermişlerdir. 

Vasıl b. Ata, Mutezile’de fıkıh usulü mezhebi ortaya koymuştur. Cahız, İslam kültüründe büyük bir mevkii ve payı olan bu insanın önemini şu ifadeyle bize takdim etmektedir:

“Mülhidlerin çeşitli sınıfları hakkında, Haricilerin değişik taifeleri, Haşviyye görüşündeki Şia ve onlara tabi olanlar hakkında İslam kültür tarihinde Vasıl’ın yazdıklarından önce yazılmış bir eser bilinmemektedir. Kelam ve ahkam konularında ulemanın ellerinde bulunan kitaplar da Vasıl b. Ata’nındır."

‘Hak dört şekilden biriyle bilinir' diyen ilk kişi Vasıl'dır. Bu dört şey de şunlardır: Kitab (Kur’an), üzerinde icma olan haber, akli hüccet yahut icmai ümmet."

Haber’in geliş keyfiyetini, doğruluğunu ve yanlışlığını ilk kez insanlara öğreten kişi Vasıl’dır. Yine ilk kez; haberin “hass” ve “amm” diye ikiye ayrıldığını söyleyen de odur. Yine, haberlerin dışında emr ve nehyde de neshin olabileceğini ilk kez söyleyen odur.”

Hakkın dört yolla bilinebileceğini ifade eden bu dört vecih fıkıh usulündeki şu dört esasa tekabül etmektedir; Kur'an, Sünnet, Kıyas ve İcma. İmam Ebu Hanife de aynı şeyleri söylemekteydi. Peki Vasıl bu düşünceyi acaba Ebu Hanife’den mi aldı? Ebu Hanife kuşkusuz o zamanlar Kufe'de bulunuyordu. Oysa Vasıl b. Ata Basra'daydı. İkisi arasında görüşme olmuş mudur? Yoksa Ebu Hanife usulünü üzerine bina ettiği bu dört ana ilkeyi Vasıl'dan mı almıştır? Bunu kanıtlayacak elimizde herhangi bir delil bulunmuyor. Bu ikisi arasında kişisel bir görüşme olup olmadığım da bilmiyoruz. Ama şu noktalar düşünülebilir; 

Birincisi; Her iki kişinin de (Vasıl b. Ata ve Ebu Hanife) Zeydilerle, yani Ali ve evladı ile ilişki içerisinde oldukları anlaşılıyor. Bunların Caferi Sadık'la olan ilişkileri ise pek iyi görünmüyor çoğu kere.

İkincisi: Mutezile, Usulü'd Din'de aklın önderleri iken Ebu Hanife ve öğrencileri ise fıkıh usulünde aklın önderleri idiler. 

Vasıl b. Ata öyle anlaşılıyor ki, Haşviyye ve onların sıhhatli olmayan metotları karşısında haberin (vahyin) gelişi keyfiyetini ve niteliklerini izah edebilmek için kendine özgü bir metod geliştirmiştir. Haber ise bir hadise ile ilgili olan vahiydir. Bu husus Müslümanları esbabı nüzulü araştırmaya sevk etmiştir. 
 

Ali Sami Neşşar'ın İslam'da Felsefi Düşüncenin Doğuşu (İnsan:1999) adlı 

kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Amr b. Ubeyd

Amr b. Ubeyd, Kabil'in esirlerindendir, mevalidendir. Kuvvetli olan görüşe göre Fars asıllıdır. Basra’da doğup büyüdüğü ve Hasan el-Basri'nin medresesine devam ettiği kesindir. Hasan el-Basri'nin yanında fıkıh ve hadis okumuştur. Taşköprüzade, Amr’ın düşünsel gelişiminin, ikinci merhalesinin Vasıl b. Ata’nın medresesi vasıtasıyla olduğunda kuşku olmadığını vurguluyor. 

Amr b. Ubeyd’in önceleri Vasıl b. Ata’nın görüşlerine uymadığı anlaşılıyor. Bazı konularda görüş ayrılıkları vardı.[ii]

Amr b. Ubeyd, takva, zühd ve akıl açsından tamamen Hasan el-Basri ekolünün görüşleriyle bütünleşmiştir. [iii]

Sünni ve mutezili kaynaklar, onun büyük ulemadan olduğu hususunda görüş birliği içerisindedirler. Taşköprüzade şöyle der: 

“Amr din işlerinde insanların en alimi idi. Ancak mutezili olduğundan ötürü halk onun görüşlerine itibar etmemekteydi.”

Zehebi, ehli hadisten birçoğunun onu bidatle suçlamalarına rağmen kendisinden rivayette bulunmuş oldukları görüşündedir. 

Yahya b. Muin’in Süfyan b. Uyeyne’den şu rivayeti yaptığını aktarılmaktadır. ibn Nuceyh; Amr b. Ubeyd’den daha bilgili kimse görmedim demiştir. Mücahid ve diğerlerinin görüşü de budur.

Onun zühd ve takvasında ise bütün kaynaklar ittifak etmektedir. Hepsi onu, zühd, takva, vera ve ibadetle nitelemektedirler. Vera sahibi bir kimse idi. Alnında secde iz vardı. 

İbn Semmak onu şöyle vasfeder: 

“Amr’ı yürürken geliyor görsem, anne ve babasını defnetmekten dönüyor sanırdım. Onu otururken görsem kısas için oturmuş olduğunu sanırdım. Konuşurken görsem, cennet ve cehennemin sanki yalnız kendisi için yaratılmış olduğunu zannederdim.”

Amr hakkında Hasan el-Basri’ye sorulunca şöyle cevap verir: 

“Öyle bir adam hakkında soruyorsun ki, onu sanki melekler terbiye etmiş ve peygamberler yetiştirmiştir. Kendisine bir iş verilince onu bitirmeden oturmaz. Bir işi yapmak için oturduğunda, onu bitirmeden de kalkmaz. Kendisine bir şey emredilse, herkesten daha çok onu iltizam eder, bir şeyi terk etmesi söylenince de onu terk edenlerin ilki olurdu. Dışı içine benzeyen ve içi dışı gibi olan ondan başka birini görmedim."

Amr b. Ubeyd'in, Abbasi halifesi Ebu Cafer Mansur’la ilişkisinin olduğuna dair elimizde kanıt var. Kaynaklar, Amr b. Ubeyd’in Cafer el-Mansur’la henüz halife olmadan önce arkadaşlığı vardı. Bu dostluk hilafetinden sonra devam etti. Fakat o bunu ne kendi nefsi için ve ne de arkadaşları için kullanmadı. Değişik kaynaklar, halifenin onun mal ve makamla baştan çıkarmak istemesine karşı Amr b. Ubeyd’in nasıl mukavemet ettiğini, halkın gözleri önünde halifeye nasıl nasihatte bulunduğunu zikretmektedir. 

Amr b. Ubeyd hicri 144 yılında vefat etmişti. 

Amr b. Ubeyd’in ölümü halife Mansur’u oldukça üzmüştü. Mansur’un; ‘Amr b. Ubeyd ölünceye dek Mutezile’den ayrılmadım” dediği rivayet edilir.

Ali Sami Neşşar'ın İslam'da Felsefi Düşüncenin Doğuşu (İnsan:1999) adlı 

kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

İlk Mutezile Medresesi

İlk medrese, Vasıl’ın kendi dönemindeki öğrencileri, akranı ve ona çağdaş olup da bu mezhebi bizzat kendisinden öğrenenlerin oluşturduğu ekoldür. 

Bu öğrencilerin durumu hakkında az ya da çok elimizde yeterli bilgi bulunmuyor. Sadece isimlerini ve haklarında çok kısa bilgiler verebileceğiz. Şimdilik söyleyebileceğimiz şudur; bu öğrenciler ileri sürdükleri düşüncelerinde esas olarak Vasıl. b. Ata ile Amr b. Ubeyd’e tabi olmuşlardır. Ancak bunların, mezhebin oluşmasında ne kadar katkıları olduğu, onun felsefi görüşlerine ne kadar katılmış olduklarını bilmemiz için bize ulaşmış kitapları yoktur.

Osman et-Tavil

Bu öğrencilerden ilki Osman et-Tavil’dir. Bu öğrenci Vasıl’ın çok sevdiği birisi olacak ki, Vasıl onu Ermenistan’a davetçi olarak göndermiştir. Osman et-Tavil tüccardı. Çünkü Ermenistan’a giderken Vasıl’a şöyle demişti: Ey Ebu Huzeyfe, benden başka birini göndermeyi düşünürsen eğer ona tüm servetimle ayağımdaki nalınlardan tekini verinceye kadar yardımcı olabilirim. Vasıl ise ona; ey Osman, yola çık inşaallah Allah seni rızıklandırır, demişti. Bunun üzerine Osman buraya ticaret için gitmiş, halkın teveccühünü kazanmış ve büyük kazanç elde etmiştir. 

Osman et-Tavil, Hasan el-Basri medresesinin bağlılarından biri idi fakat daha sonraları bu medreseden ayrılmış ve Vasıl b. Ata’ya bağlanmıştır. Ebu Huzeyl el-Allaf’ın da itizal fikrini bundan almış olduğu anlaşılıyor. Kadı Abdülcebbar, Osman et-Tavil'in fazilet, ilim ve belli bir konum sahibi olduğunun inkar edilemeyeceğini söylüyor.

Hafs b. Salim

İkinci bir öğrenci Hafs b. Salim'dir. Onun da Vasıl b. Ata'nın Horasan elçisi oldu. Tirmiz'e gitmiş, oradaki mescide devam etmiş ve burada ün yapmıştır. Burada Cehm b. Safvan'la münazarada bulunmuş ve onu iskat etmiştir. 

Kasım b. Sa'di

Başka bir öğrenci de Kasım b. Sa'di'dir. Vasıl onu Yemen'e davetçi olarak göndermiştir. Bildiğimiz gibi zeydiler, Mutezile idiler. Öyle anlaşılıyor ki, Yemen'de Zeydiyye mezhebinin gelişmesine zemin hazırlayan bu zattır. Çünkü O Yemen'deki davet çalışmasında büyük başarılar elde etmiştir. 

Hasan b. Zekvan

Bir başka öğrenci de Hasan b. Zekvan'dır. O da Vasıl b. Ata'nın sefiridir. Kadı Abdülcebbar'ın dediğine göre Hasan b. Zekvan, Küfe’de halkı Mutezile düşüncesine davet etmiş ve olumlu sonuçlar almıştır. Birçok kimse bu davete icabet etmiştir. Hasan b. Zekvan iyi bir muhaddisti, Buhari ve Müslim ondan rivayet etmişlerdir. 

Vasıl b. Ata’nın Basra'da önemli kişiliği olan iki öğrencisi vardı. Bunlardan biri Bişr b. Said diğeri ise Ebu Osman Za'ferani idiler. Daha sonraları Ebu'l Huzeyl el-Allaf bu ikisiyle ilişkiye geçmiş, Bişr b. El-Mutemer'le beraber bunlardan itizal düşüncesini almıştır.  

Bunlardan başka Kadı Abdülcebbar şu öğrencilerin de isimlerini vermektedir; Amr b. Havşeb, Kays b. Asım, Abdurrahman b. Bürre ve oğlu Rabi', Halid b. Saf van, Hafs b. elKavvan, Salih b. Amr, Hasan b. Hafs b. Salim, Bekir b. Abdu'lA’la, İbn Semmak, Abdü'lVaris b. Said Ebu Gassan, Bişr b. Halid, Osman b. Hakem, Süfyan b. Habib, Talha b. Zeyd ve İbrahim b. Yahya el-Medeni. 

Bunların hepsi peş peşe gelen Mutezile öncüleridir. Mutezili düşünce İslam dünyasında bunların vasıtasıyla güçlü bir şekilde yayılmıştır. 

Mutezile ekolü teşekkül ettikten sonra Vasıl b. Ata’nın dünyanın muhtelif bölgelerine gönderdiği heyetler bir yandan İslam'ı tebliğ ediyor diğer yandan da mutezili görüşü yayıyorlardı.

Mutezile’nin yapmış olduğu asıl şey, İslam düşmanlarına karşı İslam’ı müdafaa etmiş olması ve onlarla mücadele etmesidir. Bunların en ileri gelenleri gnos (marifet) ehlidir. Vasıl ve öğrencileri de bunlara tabi olmuşlardır. Daha önce de dediğimiz gibi, Vasıl b. Ata, öğrencisi olan Hafs b. Salim’i Horasan’a, Sümeniyye ehlini (İki Tanrılı dine inanan mezhep) İslam’a davet etmek amacıyla göndermiştir. Hafs orada Cehm b. Safvan’la karşılaşmıştır. Cehm’in de aynı davetle meşgul olduğunu görmüştür. Böylece Mutezile Ermenistan’a kadar uzanmıştır. Ermenistan’ın birçok insanları mutezili İslam’a girmişlerdir. Buralarda Mutezile düşüncesinin birçok kente hakim olduğunu görüyoruz. 

Vasıl b. Ata’nın etkisinin Kuzey Afrika’ya da ulaştığını görüyoruz. Hicri 177-213 yılları arasında Mağrib’e hakim olan İdris b. İdris bir mutezili idi. Ka’bi, Mağrib ülkesinde eli silah tutan ve kendilerine Vasıliyye (Vasıl b. Ata’nın bağlıları) denilen yüzbin kişinin olduğunu söylüyor. 

Doğudan Batıya Düşüncenin Serüveni (İnsan: 2015) kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

Teşekkül süreci Mutezile’nin beş esasının oluşumu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Mutezile’nin üç prensibi erken dönemde teşekkül etmiştir ve bu esasların ilişkili olduğu ilk şahıslar Vasıl ve Amr’dır. Fakat bu, ekolün tam ya da özgün anlamıyla teşekkül ettiği anlamına gelmez. Çünkü beş ilke ve felsefi-kelami literatüre hakim olma nitelikleri ile bu dönemde henüz belirgin bir şekilde ortaya çıkmamıştır.
 

Ali Sami Neşşar'ın İslam'da Felsefi Düşüncenin Doğuşu (İnsan:1999) adlı 

kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

İlk Mutezilede Dış Etki Meselesi

Mutezile’nin İslam’da akılcılığın öncüsü olarak bilinmesi doğru değildir. Aslında Mutezile, bazen birbirine zıt bazen de birbiriyle örtüşen iki fırkanın yani Kaderiyye ve Cehmiyye’nin uzantıları idi. Bu iki fırka da esas itibariyle aklî te’vil metodunu benimsemiştir. Mutezile ise bu iki fırkanın görüşlerini birleştirerek almıştır. Bir taraftan özgür irade mezhebinden bazı çizgiler taşıyan Mutezile öbür yandan aklî te’vil metodunu da bütünüyle kullanmıştır.

Genel kanı, Mutezile’nin “din adamları" olduklarından ötürü kullandıkları mantık Yunan mantığı da olsa Müslümanların ve müsteşriklerin iddia ettiği ve benim de katıldığım bunu akidelerini savunmak için kullanmışlardır. Fakat ben, Mutezile üzerine yaptığım araştırmalardan ve dayandıkları naslara getirilen iç eleştiriden sonra edindiğim kanaat, bunların mutlak akıl ehli olduklarıdır. Mutezile ve bunlar felsefecidirler dini nasları bu aklın ışığı altında incelemiştir. Sonuç olarak da kabul ettiklerini kabul etmişler, kabul etmediklerini de etmemişlerdir. 

Aklın şer'den önce olduğunu söyleyen Mutezile, bir şeyin güzel veya çirkin olduğuna aklın karar verdiğini söyler. Eşya bizatihi ya güzeldir veya çirkindir, nassın bunda herhangi bir etkisi yoktur. Nas sadece aklın kendi başına ulaşabildiği şeyi tespit eder. 

Mutezile ve ondan önce de Cehmiyye fırkaları İslam’da mutlak akılcılığın öncüleridir. Onların nazarında nassın kendi başına mutlak hiçbir kıymeti yoktur. Bunlara göre nas şayet sıhhatli bir şekilde bize ulaşmamış ya da akli metod ışığında anlaşılmamışsa birbirine karıştırılabilir ve birbiriyle çelişkili de olabilir. Bundan dolayı nasla ilgili çoğu rivayetleri ve sözleri reddetmiş, sıhhati tekarrur etmiş olanların çoğunu da tevil etmişlerdir. [iv]

Buradan, Cehmiyye ve Mutezile’nin “cennet ve cehennemin son bulacağı” meselesindeki tutumları açıkça ortaya çıkıyor. Bu konu apaçık olduğu halde neredeyse nassı inkar etmektedirler. Bunlar aslında aklın teyid etmediği hiçbir dini nasa mutlak anlamda iman etmemişlerdir.  

Ehli Sünnet'in ilk kuşak uleması, Mutezile'nin hem felsefeden hem de Hırıstiyanlıktan etkilenmiş olduğu görüşündedir.

Mutezile'nin ilk şeyleri sayılan Vasıl b. Ata ile Amr b. Ubeyd’in yazmış olduklarını eleştiriye tabi tuttuğumuzda, “elmenziletü beyne'lmenzileteyn” ilkesi ile Ali ve düşmanları arasındaki anlaşmazlık meselesinde dışardan herhangi bir etkinin altında kalmadıklarını görüyoruz. Yine Vasıl b. Ata’nın, Kur'an ve Sünnet'e nasıl bağlı kaldığını, senede dayanmadan, akli tevilde aşırı giden Amr b. Ubeyd'i nasıl kınayıp ayıpladığını da açıkça görüyoruz. Dolayısıyla bu iki Mutezile üstadının Sünnet ve Cemaat çerçevesi içerisinde hareket ettikleri konusunda hiç kuşku yok. 

Asıl sorun kader meselesinde, Kur'an'ın mahluk olduğu ve sıfatların nefyi konularında ortaya çıkıyor. 

Vasıl ve Amr kendilerinden önce gelen Kaderiyye'nin etkisinde kalmışlardır. O dönemde kaderden bahsetmek, kader üzerinde görüş belirtmek insanı icmadan çıkaracak bir mesele değildi. O günlerde Basra kenti kader meselesinin en çok tartışıldığı bir ortamdı. Basralı ravilerin çoğunluğu Kaderiyye'dendi. Ahmed b. Hanbel de onlardan rivayette bulunmada bir sakınca görmemiştir. 

Kur'an mahluk olması ve sıfatların nefyi konusuna gelince; Mutezile'nin ilkleri burada tevil metodunun temsilcileri sayılan Ca’d b. Dirhem'le, Cehm b. Safvan'dan etkilenmişlerdir.

Halku'l Kur'an ve sıfatların nefyi meselesinde mekansal açıdan dış etkilerin olduğunu söyleyemeyiz. Vasıl b. Ata ve Amr b. Ubeyd bu iki meseledeki görüşlerini kaderilerden almışlardır. 

Bu ilk iki Mutezile üstadının, düşüncelerini Mesihi, Yahudi, Sabii yahut Mani kaynaklarından aldıklarına dair ortada hiçbir delil yok.
 

Doğudan Batıya Düşüncenin Serüveni (İnsan: 2015) kitabından kısaltılarak alınmıştır.
 

İyilik yapanları ödüllendireceğini vadeden Allah’ın bu sözünden asla dönmemesi ve bu mükafatı vermesi; kötülük yapanları, günah işleyenleri ve adaletsizlik yapanları cezalandırmakla veya ebedi cehennemlik olmakla tehdid eden Allah’ın, bu sözünden de vazgeçmemesi olarak tanımlayabileceğimiz el-va’d ve’l-vaid prensibi de bu savaşlara katılanların durumuyla ilgili tartışmalar sonucunda ekole özgü bir prensip haline getirilmiştir. 

Mutezilenin Adl ilkesinin teşekkülünden önceki aşamayı oluşturan kader tartışmaları ise, Hz. Ali’nin hilafetinden sonraki mücadeleler sonucunda ivme kazanmıştır. Bazı Emevi halifelerinin yönetimleri altında bulunanlara yaptıkları adaletsiz uygulamaları Allah’ın kaderiyle ilişkilendirme çaba ve iddiaları, karşıt hareketleri doğurmuştur. Bu sebeple Mutezili fikirlerin oluşmasında, Müslümanlar arasındaki ihtilafı çözme yolundaki düşünsel çabaların ilk etapta etkili olduğu söylenebilir.