Cabir'in Borçlarını Ödemesi  

Abdullah bin Amr, Uhud savaşında şehid düşmüş, geride altı kız çocuğu ve yüklüce bir borç bırakmıştı. Sadece Yahudilerden birine 30 deve yükü hurma borcu vardı. İki hurma bahçesi varsa da bahçeler borçlarını karşılayabilecek kadar ürün vermiyordu. Hurma mevsimi geldiğinde, alacaklılar oğlu Cabir’i, babasının borçlarını ödemesi için sıkıştırmaya başladılar.

 

Cabir, Hz.Peygamber’e gelerek yardım istedi. Hz.Peygamber, alacaklıları çağırdı. Hurma bahçelerinin bütün mahsulünü alarak borçlarını silmelerini teklif ettiyse de alacaklılar bunu kabul etmediler. Ertesi gün Hz.Ebubekir ve Hz.Ömer’i de alarak Cabir’in hurma bahçesine gitti. Cabir onlara hurma bahçesini gezdirdi ve yemek ikram etti. Ayrılacakları sırada Hz.Peygamber,

- Allah mübarek kılsın!

 

diyerek dua buyurdu. Sonra da,

- Git hurmanı topla! İyi cins olanlarını bir tarafa, kalanlarını diğer tarafa ayır! Sonra bana haber ver!

 

diyerek bahçeden ayrıldı. Cabir söylenilenleri yaptık. Alacaklılara haber verildi, eşeklerle ve çuvallarla geldiler. Hz.Peygamber, hurma yığınlarının en büyüğünün çevresinde üç kere dolaştıktan sonra oturdu. Sonra Cabire,

- Şu alacaklılarını yanıma çağır!

 

buyurdu. Alacaklılara hurma yığınlarından ölçülüp ölçülüp verilmeye başlandı. Sonunda borçların hepsi ödendi. Cabir şöyle anlatıyor:

- Yeter ki Allah, babamın borcunu ödesin de, vallahi ben, kız kardeşlerimin yanına bir hurma ile bile dönüp gitmeye razıydım. Halbuki, Rasulullah, bütün alacaklılara hurma verdiği halde, bir hurma bile eksilmediğini görüyordum. Hurma bahçesinin en küçüğünün mahsulü, bütün borçları ödemeye kafi gelmişti.

 

Cabire de 17 deve yükü hurma kalmıştı. Cabir, Hz.Ömer’le oturduğu bir sırada, Hz.Peygamberin yanına gelip, son durumu haber verince, Hz.Peygamber, Ömer’e dönerek,

- Ne söylüyor, dinle!

buyurdu. Hz.Ömer de,

- Biz zaten senin Allah’ın peygamberi olduğunu biliyoruz! Vallahi, Sen muhakkak Allah’ın peygamberisin!

diye cevap verdi.

 

Cabir bin Abdullah anlatıyor:

Resulullah ile birlikte Zatürrika seferine çıkmıştım. Dönüşte, zayıf ve yaşlı bir devenin üzerinde bulunuyordum. Deve yoruldu, kafileden geri kaldım. Resulullah yanıma geldi:

- Ey Cabir! Sana ne oldu ki geride kaldın?
- Ya Resulallah! Beni şu devem geride bıraktı.
- Deveni çöktür ve elindeki değneği bana ver!

İkimiz de develerimizden indik. Değneği alıp onunla deveme bir kere vurdu. Sonra,

- Haydi, bin!

dedi. Bindim, deve yürümeye başladı. Rasulullah’ı hak din ve kitapla gönderen Allah’a yemin ederim ki devemin sürati onun devesini geçiyor, ben de yularını çekerek geçmesine engel olmaya çalışıyordum. Yolda konuşarak giderken Resulullah:

- Ey Cabir! Bu deveni bana satar mısın?
- Ya Resulallah! Onu sana ancak bağışlarım!
- Bağışlamak olmaz, fakat sen onu sat!
- Öyle ise ya Resulallah! Bedelini belirle!
- Bir dirheme aldım!
- Hayır!
- İki dirheme aldım!
- Hayır!

Resulullah devenin bedelini bir ukiye’ye (40 dirhem) kadar yükseltti.

- Kabul ettim ya Resulallah! Deve Senindir artık!
- Aldım kabul ettim!

Öğleye doğru devenin başını çekip Resulullah’ın mescidinin kapısına kadar vardım. Mescide yakın bir yerde oturup bekledim. Resulullah çıkıp deveyi görünce,

- Nedir bu?
- Ya Resulallah! Bu deveyi Cabir getirdi!
- Cabir nerede?

“Resulullah çağırıyor!” diye bana bağırdılar. Yanına koştum.

- Şimdi mi geldin?
- Evet!
- Mescide gir de iki rekat namaz kıl!

Mescide girdim ve iki rekat namaz kıldım. Bilal’i çağırdı.

- Cabir’le git de, kendisine bir ukiye ver!

Bilal ile birlikte gittim. Bana bir ukiye verdi ve biraz da fazlasını verdi. Dönüp evime giderken, Resulullah’ın gönderdiği bir adam gelip bana yetişti. Rasulullah’ın çağırdığını haber verdi. Yanına gittim. Resulullah’ın devemi beğenmediğini ve geri vereceğini zannediyordum:

- Deveni al ve götür!
- Ya Resulallah! O benim değil, ancak senin devendir!
- Al götür deveni! 
- Ya Resulallah! O ancak senin devendir!
- Al götür deveni ey kardeşimin oğlu! Devenin yularını tut! Deve senindir! Bedeli de senindir!