Ey uykucu! Kalk artık!  

Huzeyfe bin Yeman, o geceyi şöyle anlatıyor:

O gece halk Resulullah’ın başından dağıldılar. Yanında on kişiden başka kimse kalmadı. Biz saf halinde oturmuştuk. Ebu Süfyan ve onunla birlikte bulunan kuvvetler üst tarafımızda, Kurayza Yahudileri aşağımızdaydı. Çoluk çocuğumuzun üzerine baskın yapıverecekler diye korkup duruyorduk. Öyle bir karanlık çökmüştü ki, uzattığımız parmağımızı bile göremiyorduk. Gök gürültüsünü andıran gürültülerle korkunç bir rüzgar da gelip çatmıştı. Resulullah, gecenin bir kısmını namaz kılarak geçirdikten sonra bize doğru yöneldi:

- Bizim için gidip şu kavmin ne yaptığını görecek, sonra da yanımıza dönecek bir kimse var mı ki, ben onun Cennet’te bana arkadaş olmasını Allah’tan dileyeyim?

 

buyurdu. Orada bulunanlardan hiç biri, duydukları şiddetli korku, karşılaştıkları açlık ve şiddetli soğuk yüzünden ayağa kalkamadı. Hepimiz sustuk. Resulullah,

- Bize şu kavmin haberini getirecek bir adam yok mu ki, Allah onu, Kıyamet gününde benim yanımda bulundursun?

 

diye sorusunu tekrarladı. Yine hepimiz sustuk. İçimizden hiç biri davetine icabet etme cesaretini gösteremedi. Benim üzerimde, ne düşmandan korunabileceğim kalkanım, ne de soğuktan korunabileceğim bir elbisem vardı. Eşimin entari üzerine giydiği, boyu dizlerimi geçmeyen kısa bir ceketten başka bir şeyim yoktu. Resulullah yanıma geldi, ayağıyla dokunarak:

- Kimdir bu?
- Ben Huzeyfeyim, ya Resulullah!
- Sen geceden beri sesimi duymadın mı? Niye kalkmadın?
- Seni hak din ve Kitapla gönderen Allah’a yemin ederim ki, açlıktan ve soğuktan dolayı sana cevap veremedim.
- Git şu kavim ne yapıyor, bir bak! Yanıma dönüp gelinceye kadar da onlara ne bir ok, ne bir mızrak, ne bir taş atacaksın, ne de bir kılıç vuracaksın!
- Ya Resulullah! Onlar beni öldürürler diye korkmuyorum. Fakat beni yakalayıp işkence ederler diye korkuyorum. 
- Yanıma dönüp gelinceye kadar ne sıcaktan, ne de soğuktan zarar göreceksin! Senin için esir edilip işkence görme tehlikesi de yoktur!

 

“Allah’ım! Onun önünden, arkasından, sağından, solundan, üstünden, altından koru!” diye dua etti. Kılıcımı, yayımı aldım.Müşriklere doğru yürümeye başladım. Sanki hamamda yürüyordum. İçimde ne bir korku, ne de bir üşüme kalmıştı. Nihayet karargahlarına vardım. Ebu Süfyan’ı yanmış bir ateşin başında, adamlarıyla birlikte buldum. İki elini ateşe tutup koltuklarına sürüyor,

- Göçüp gitmek gerek! Göçüp gitmek gerek!

 

diyordu. Sırtını ateşe doğru dönüp ısıtmaya başladı. Kendi kendime:

- Daha ne bekliyorum? Allah düşmanının yerini görmüş bulunuyorum.

 

diye düşündüm. Ok çantamdan bir ok çıkarıp, yayıma yerleştirdim. Fakat Resulullah’ın, “Benim yanıma gelinceye kadar olay çıkarmayacaksın!” emrini hatırlayınca vazgeçtim, oku çantama koydum. Sonra kendimde bir cesaret buldum, içlerine girdim. Rüzgar ve Allah’ın görünmeyen ordusu, onlara yapacağını yapıyor, tencere ve tavalarını deviriyor, ateş ve ışıklarını söndürüyor, çadırlarını başlarına yıkıyordu. Müşriklerle birlikte ateşin yanına oturdum. Bir süre sonra, Ebu Süfyan ayağa kalktı:

- Herkes, yanında oturanın elini tutsun, kim olduğunu tanısın!

 

dedi. Herhalde aralarına casus girdiğini sezmişti. Hemen sağ elimi uzatıp, sağ yanımda oturanın elini tuttum ve sordum:

- Sen kimsin!
- Amr bin As!

 

Sonra hemen sol yanıma döndüm. Sol yanımda oturanın elini tuttum ve ona da sordum:

- Sen kimsin!
- Muaviye bin Ebu Süfyan!

 

dedi. Bunu tanınırım korkusuyla yapmıştım. Sonra Ebu Süfyan konuşmaya başladı:

- Ey Kureyş cemaati! Vallahi, siz durulacak bir yerde değilsiniz! Atlar ve develer ölmeye başladı. Kıtlık her tarafı sardı. Kurayza Yahudilerinden hoşumuza gitmeyecek haberler alıyoruz. Rüzgar yüzünden başımıza gelenleri de görüyorsunuz. Hemen toplanıp geri dönün. İşte ben dönüyorum!

 

Sonra devesine bindi. Etrafımdakiler,

- Buradan gidelim! Burası durulacak bir yer değil!

 

diye bağırışıyorlardı. İkrime, Ebu Süfyan’a,

- Sen kavminin lideri ve ordunun başı olduğun halde, halkı nasıl bırakıp gidiyorsun?

 

diyince, Ebu Süfyan utandı. Devesinden indi. Halka:

- Haydi gidiniz!

 

dedi. Ebu Süfyan dikilip dururken Halk göç etmeye başladı. Müşriklerin ordugahından dönerken yine hamamda yürüyormuş gibiydim. Resulullah’ın yanına döndüğümde yemen işi bir kilim üzerinde namaz kılıyordu. Vallahi, döner dönmez, bütün üşümelerim gerisin geri geldi. Tir tir titriyordum. Resulullah eliyle yaklaşmamı işaret etti, yanına yaklaştım. Yine işaret etti, biraz daha yaklaştım. Kilimin bir ucunu üzerime örttü. Namazını bitirince,

- Yeman’ın oğlu! Otur! Müşrikler hakkında ne haberler var?
- Ya Resulullah! Halk, Ebu Süfyanın başından dağılmış. Yanında az bir insan kalmış. Allah, bizim üzerimize boşalttığı gibi onların da üzerine soğuk boşaltmakta. Fakat biz buna karşılık, Allah’tan ecir dileriz.

 

dedim. Kendisine müşriklerin bütün haberlerini verdim, onları göçüp giderlerken bıraktığımı söyledim. Resulullah, azı dişleri görününceye kadar güldü. Beni, ayak ucuna yatırdı ve örtüsünün bir ucunu üzerime bıraktı. Örtünün içinde sabah namazına kadar uyudum. Sabah olduğunda bana,

- Ey uykucu! Kalk artık!

buyurdu.